menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Zilletin gölgesinde bir Cuma

28 0
31.08.2026

Ürdün’deki görev süremin bitmesine yakın, bugünden bakınca da pek tutarlı görünmeyen gerekçelerle hep ertelediğim Kudüs ziyaretini nihayet gerçekleştirebilecektim. Oysa Amman’dan Kudüs’e günübirlik bile gidilip gelinebilirdi. Galiba İslâm’ın ilk kıblesi Mescid-i Aksâ’yı, gökte yapılıp yere indirilen beldeyi ve dahası Tanrı şehri ve bütün insanlığın şehrini Siyonist zilletin kahır pençesinde görmekten kaçınıp durdum.

İlk defa İsrail askerleri ile muhatap olmak, yönlendirmeleriyle oraya buraya koşturmak, maksatlı sorularına suhuletle cevap vermek zorunda olmak neyse de ilk defa İsrail bayrağının gölgesinde durmak birçok kişi gibi benim de yüreğimde inceden inceye bir ağrı gibi sızladı. Mübarek beldeyi görmek isteyen çaresiz, insanı ifrite döndüren bu zillete katlanmalıydı.

Kontrol cihazından çıkınca üst baş araması için iki kolumu açmamı istediler. Aile pasaportlarımız elimde olduğu hâlde kollarımı iki yana açtım. Görevli kişinin avucumda kavradığım pasaportların Türk pasaportları olduğunu fark eder etmez, pasaportları elimden kapmasıyla arka taraftaki başka bir görevliye götürmesi bir oldu. İkisi beraber bir odaya girdikten sonra bizleri biraz araştırmış olmalılar. Yaklaşık yarım saat sonra bir şey söylemeden pasaportlarımızı iade ettiklerine göre kendileri açısından bir sorun tespit etmemiş olmalılardı. Sonrası pasaport kontrolü. Burada özellikle “Nereye geldiniz?” şeklinde kışkırtıcı sorular sorduklarını daha önce gidip gelenlerden işitiyordum. Sizden duymak istedikleri “Jarusalem’e geldim” cevabını değil de “Kudüs’e geldim” karşılığını verirseniz zinhar içeri almıyorlardı. Anlayacağınız, Siyonist zilletin keşif kolları sizi henüz sınır kapısında karşılıyor, sarıp sarmalıyordu. …

Ayarladığımız bir araçla Kudüs’ün merkezine doğru yola çıktık. Daha şehre varmadan şehrin çeperlerinde yükselen Yahudi yerleşimlerinin yanından geçtik. Kudüs’e bu şekilde durmadan Yahudi yığan İsrail’in, nüfus dengesini kendi lehine çevirmeye çalıştığını biliyorduk zaten; fakat kutsal beldenin kalbine saplanan bu Siyonist hançerlerine aynelyakin şahitlik etmek farklı bir histi. Toprağının koynunda sayısız peygamber beşiğinin sallandığı ve semasında nihayetsiz meleğin kol gezdiği bu beldenin böyle necasete bulanmasına şahitlik etmek ne acı vericiydi! Her şeye rağmen serâzâd bir aşkla çıktığımız bu yolculukta gördüğümüz ve göreceğimiz hiçbir şeye aşırı tepki vermeyecek, başımızı belaya sokmayacaktık. Bu konuda birbirimizi sıkıca tembihlemiştik.

Kalacağımız otele geldiğimizde bizi orada dostumuz Ensar Fırat bekliyordu. Türk Kültür Merkezi müdürü olan Ensar Bey, Kudüs hakkındaki derin bilgisiyle bize hem mihmandârlık hem de rehberlik edecekti. Vaktin epeyce daraldığını, süratlice hazırlanırsak Cuma namazına yetişebileceğimizi ihtar etti. Eşyalarımızı ivedilikle bırakıp otele yürüme mesafesinde bulunan mübarek Mescid’e doğru yola çıktık.

Birkaç sokak ve bir ana caddeyi hızla geçtikten sonra eski Kudüs’ü çevreleyen muhkem ve epeyce yüksek surlara yaklaştık. Her köşe başına kuşkuyla sinmiş ve gelen geçeni tehditkâr bakışlarıyla süzen grup grup İsrail askerlerine her yerde rast gelmek mümkündü. Bu şehre ait olmadığımız her hâlimizden belliydi. Bundan ötürü içlerinden biriyle göz göze gelmemeye özen göstermek bir yana, mümkün olduğunca onlardan uzaktan geçmeye ihtimam gösterdik. Dikkatini çektiğiniz bir asker veya polisin alabildiğince kaba tavırlarla sizi pasaport kontrolü gerekçesiyle yanına çağırıp bir sürü gereksiz soruyla tadınızı kaçırması işten bile değildi zira. Neyse........

© Haber Vakti