menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Koca Zeytin

11 0
previous day

Akdeniz'in tâ ucuna yaslanmış, dağlaşmış bir tepenin yamacında... Henüz kimseciklerin ilişmediği bir zeytin ağacının dibine düştü yolum... Kaç asrın hatırasını taşıdığını bilemediğim gövdesindeki her kıvrım, yakın gözlüğünün sultasına girmiş nazarlarımı, müşfik sıyrıklar açarak derman olma kaygısıyla boyanmış gibiydi. O ihtiyar zeytin ağacının taç iz düşümü... Daldıkça inci mercan çıkardığım bilinçaltının dibiydi.

Tepeden tırnağa hayranlıkla seyrine daldığım zeytin ağacının... Dile gelebileceğini nereden bilebilirdim? Meğer gönül âleminden sıçrayan şûâlar... Nebat ile beşeri, dilde müşterek bir boyutta halleşir vaziyete tekâmüle vesile olabilirmiş! Nesnelerle konuşmanın vakayı adiyeden sayılır olduğu şu zaman diliminde, şaşılacak bir durum da değildi elbette...

Zeytin konuştu: "Ne diye bunca saattir bakış ve hayretine maruz kaldığımı sorsam... Yersiz mi olur?"

İşittiklerim, kulağımdan gönlüme ılık ılık akarken; çözülen bağlarından sökün eden kelimeler... Benden öte benden ziyade bir hasbıhalin kanat çırpan kuşlarıydı. Pır pır eden yüreğim döküldü o ân:

"Hayranlık? Evet! Hayranlık duymamak elde değil! Yaradan'ın üzerine and içtiği bir ağacın, hikmet-i hilkatine eremeyen aklımı nazar marifetiyle tımar etmek telaşı... Seni anlamak, tanımak, sırrına vakıf olmak..."

Hırıltılı bir sesle sözümü keserek "Bu tefekkürü kendine çevirip, hakikate kulaç atmayı denemelisin... Nihayetinde ben, sadece nebatım ama sen eşref-i mahlukat makamına kadar yükselebilecek şekilde yaratılmışsın... Yaradan insan için ahsen-i takvim üzere yarattım diyor. Sen bu hikmeti kavramaya çalış evvela..." dedi ve sustu.

Ben de sustum. Ufkun derinliklerinde, gökle denizin mavisinin birbirine karıştığı noktada asılı kalan bakışlarım da sustu. Ne kadar zaman geçtiğini bilmek muammayken... Yaslandığım gövdesinde hissettiğim titreşim, atan bir kalbe ne kadar da benziyordu. "Koca zeytin! Sen kaç yaşındasın... Ne diye bunca sarp yamaçta bir başınasın?" diye sormuş bulundum.

Esen rüzgara aldırış etmeyen dallarında bekleşen yaprakları, adeta parlayarak anlatmaya başladı. "Hz. İbrahim (a.s) zamanında, ona tâbi hanif müslüman bir gezgin getirmiş beni buraya... Mescid-i Aksâ tepesine bakan bir yamaçta bir zeytin ağacıymış annem... Bu hanif gezgin yola çıkmadan evvel topladığı zeytinleri yanına azık eylemiş... İşte şu an bulunduğum yerde azığını yediğinde kalan son zeytinin çekirdeğini buraya gömdü. Yaradan ol dedi bende çimlenip büyüdüm bugüne kadar geldim. Hiç fasılasız Allah'ı zikrederim her zerremle... O hanif müslüman gezginin ruhuna da dua etmeyi ihmal etmem. Benim her zikrimin mükafatından o hanif müslüman gezgin de payını alır kuşkusuz... Zira ben onun sadakasıyım... Hatemi Enbiya (sav) bunun müjdesini verdi müminlere..."

Hûşû içinde zeytin ağacını dinlerken, yaşına hürmetsizlik etmemek için usulca doğruldum. Bilmem kaç on asırlık bir ağaca hürmette kusur etmek çok çirkin geldi gönlüme... Ağaç bunu farketmiş olacak ki; yapraklarında tebessüm eseri bir kıpırdanış hâsıl oldu. Merakımı zaptedemeyip sordum: "Âh Koca zeytin! Demek sen aslen Kudüslüsün... Azgınların tasallutunda inleyen Kudüs..." Boğazımda düğümlenmeseydi kelimeler, kapısına kilit vurulan Mescid-i Aksâ diyecektim... Olmadı!

Koca zeytin anladı merâmımı... Sonra "Verilen mühlet bitince gör azgınların ahvâlini... Lâkin siz müslümanların hâli pek acı..." diyebildi.

Zeytini de beni de tutan hüzün... Elini kolunu bağladı sözün... Sonra... Bulunduğumuz yamaçtan süzülerek geçen bir bulut, Akdeniz üzerinde yalınayak Kudüs'ün yolunu tuttu. Rahmet taşıyan bulut şüphesiz umuttu...


© Haber Vakti