ŞİDDETİN GÖLGESİNDE BÜYÜYEN GENÇLİK
Son yıllarda hem dünyada hem de Türkiye’de gençlerin şiddete yönelmesi, artık yalnızca bireysel bir sorun olmaktan çıkmış; sosyal, kültürel ve psikolojik boyutları olan çok katmanlı bir mesele hâline gelmiştir. Özellikle okullarda yaşanan öğrenci olayları, akran zorbalığı, fiziksel ve sözlü saldırılar toplumun geniş kesimlerinde ciddi bir kaygı uyandırmaktadır.
Peki gerçekten şiddet artıyor mu? Evet, artıyor.
Daha önemli soru ise şu: Neden artıyor ve bu gidişatı durdurmak mümkün mü?
Bu sorulara sağlıklı cevap verebilmek için gençliği yalnızca “sorunlu bir kesim” olarak görmekten vazgeçmek gerekir. Asıl yapılması gereken, onları şiddete iten koşulları doğru analiz etmektir. Çünkü şiddet, çoğu zaman bir sonuçtur; asıl mesele o sonuca götüren sebepleri görebilmektir.
Gençlerin şiddete yönelmesini tek bir nedene bağlamak mümkün değildir. Bu durum; bireysel özellikler, aile yapısı, sosyal çevre, eğitim sistemi ve medya etkisinin iç içe geçmesiyle ortaya çıkar.
Kimlik arayışı ve aidiyet ihtiyacı bu sürecin en önemli başlıklarından biridir. Ergenlik dönemi, bireyin kendini tanımlamaya çalıştığı en hassas evredir. Bu dönemde gençler kabul görmek, güçlü görünmek ve bir gruba ait olmak ister. Şiddet, bazı gençler için bu ihtiyaçları karşılamanın yanlış ama kolay bir yolu hâline gelebilir. Özellikle dışlanan ya da değersiz hisseden gençler, şiddet yoluyla görünür olmayı tercih edebilmektedir.
Aile yapısındaki değişim de önemli bir etkendir. Aile, çocuğun ilk sosyal öğrenme alanıdır. Ancak günümüzde iletişim eksikliği, yoğun çalışma temposu, parçalanmış aile yapıları ve dengesiz ebeveyn tutumları çocukların duygusal gelişimini olumsuz etkilemektedir. Sevgi, sınır ve ilginin dengeli verilmediği ortamlarda büyüyen gençler; öfke kontrolü geliştirmekte zorlanır, empati kuramaz ve sorun çözme becerilerinde yetersiz kalır. Bu durum, şiddete başvurma riskini artırır.
medya ve dijital dünyanın etkisidir. Günümüz gençliği, önceki kuşaklara kıyasla çok daha yoğun bir içerik bombardımanı altındadır. Şiddet içerikli diziler, dijital oyunlar ve sosyal medyada yayılan zorbalık içerikleri, şiddeti sıradanlaştırmakta ve normal bir davranış gibi sunmaktadır. Üstelik artık şiddet sadece fiziksel değildir. “Siber zorbalık” adı verilen yeni bir boyut, gençlerin hayatına derin izler bırakmaktadır. Bir öğrenci, okuldan eve döndüğünde bile maruz kaldığı baskıdan kurtulamamaktadır.
Eğitim sistemindeki baskılar da göz ardı edilmemelidir. Sınav odaklı yapı, artan rekabet ve başarı baskısı öğrenciler üzerinde ciddi bir stres oluşturmaktadır. Bu durum kaygıyı artırır, sabırsızlığı tetikler ve tahammül eşiğini düşürür. Kendini ifade edemeyen ya da başarısızlık duygusuyla baş edemeyen gençler, öfkelerini şiddet yoluyla dışa vurabilmektedir.
Gençlikte görülen şiddet, aslında toplumun bir aynasıdır.
Okullarda şiddete karşı net ve uygulanabilir kurallar belirlenmeli,
Akran zorbalığına sıfır tolerans gösterilmeli,
Rehberlik hizmetleri güçlendirilmelidir.
Öğretmenler bu süreçte kilit rol oynamaktadır. Çünkü öğretmen, öğrencinin hayatındaki en önemli rol modellerden biridir. Öğrencileri sadece akademik başarılarına göre değerlendirmek yerine, onların duygusal dünyalarını da görebilmelidir. Adil, kapsayıcı ve güvenli bir sınıf ortamı oluşturmak, şiddeti önlemede en etkili adımlardan biridir. Şiddet eğilimi gösteren öğrencilerin erken fark edilmesi ve doğru şekilde yönlendirilmesi büyük önem taşır.
Aynı şekilde aileler de sorumluluklarını göz ardı etmemelidir. Çocuğu dinleyen, anlayan ve sınır koyabilen bir aile yapısı, şiddetin önlenmesinde en güçlü kalkandır.
Sonuç olarak; gençlerde artan şiddet, tesadüfi bir durum değildir. Bu, toplumun, ailenin, eğitimin ve dijital dünyanın ortak ürünüdür. Çözüm de ancak bu alanların birlikte iyileştirilmesiyle mümkündür.
Unutulmamalıdır ki; şiddeti önlemek, sadece gençleri değiştirmekle değil, onların büyüdüğü dünyayı değiştirmekle mümkündür.
