menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Hayat Mektebinin Kayıp Hakikati: Doğum ve Ölüm

18 0
yesterday

Fırat Üniversitesi Hastanesinin steril, zemini bordo mermer, tavanı beyaz ve soğuk giriş koridorunda, bir hasta ziyaretinin üzerime bıraktığı o ağır hüzünle çıkış kapısına doğru adımlıyorum. Hemen önümde, adımlarını yavaşça atan, seksenli yaşların bilge yorgunluğunu omuzlarında taşıyan bir amca var. O da belli ki benim gibi bir yakınına vefa borcunu ödemiş, kendi iç dünyasının derinliklerine çekilmiş, bir asra yaklaşan ömrünün yükünü taşıyan ağır adımlarla çıkışa doğru yürüyordu.

Yıllardır zihnimin bir köşesinde dolaşan o soruyu, koridorun sessizliğini bölerek ona sordum:

— Amca, hatırlıyor musun? Eskiden doğum da evde olurdu, ölüm de...

— Doğum, yalnızca bir çocuğun dünyaya gelişi değildi. Bir evin fertlerinin, konu komşunun, hatta bazen bütün mahallenin bir mucizeye canlı gözlerle şahit olmasıydı. Ölüm de yalnızca bir insanın dünyadan ayrılışı değildi. İnsanların hayatın kaçınılmaz sonuyla erkenden yüzleşmesi, faniliği öğrenmesi, sevdiklerinin son nefesine eşlik etmesiydi.

— Ecel anındaki o telaşlı koşuşturmalar... Son demlerini yaşayanın kurumuş dudaklarına pamukla su vermeye çalışmalar... Başucunda yükselen dualar... Bir çocuğun ilk çığlığına, bir ihtiyarın son nefesine aynı evin duvarları arasında şahit olmak... Bunların her biri insanın hayatına yön veren birer ders değil miydi?

Değil mi ki doğum, bu dünyaya gelişimizin en somut ve berrak hâliyken; ölüm de bu fani hayata veda edişimizin o sarsıcı, son perdesidir.

Amca bir müddet yüzüme baktı.

Gözlerinde, yıllardır derinlerde kalmış bir hatıranın ansızın yeniden canlandığını hissettim.

Sonra yavaşça konuştu:

— Evlat, çok doğru söylüyorsun. Evde yaşanan doğumlar da ölümler de hane halkı için büyük birer öğüt kapısıydı. İnsan, hayatın başlangıcını ve sonunu gözleriyle gördükçe hayatın kıymetini daha iyi anlardı. Bunlar unutulmayacak anlardı. Çünkü her insan bir gün o başlangıçla dünyaya gelir ve bir gün o sona yürür.

O an, aslında konuştuğum kişinin yalnızca seksenli yaşlarında bir amca olmadığını düşündüm.

Sanki geçmişin hafızası, modern zamanların koridorunda karşıma çıkmıştı.

Ve ben ona değil, biraz da kendime soruyordum:

Hayatın en büyük iki hakikatini neden hayatımızdan uzaklaştırdık?

Oysa bugün, her zamankinden daha çok hayatın kıymetini yeniden öğrenmeye ihtiyacımız var.

İnsanlık tarihinin çok uzun bir döneminde doğum da ölüm de evin içinde yaşanıyordu. İnsan, hayatın başlangıcına da sonuna da daha yakından şahit oluyordu.

Elbette geçmişin her uygulamasını idealize etmek mümkün değildir. Tıbbın gelişmesi, hastanelerin yaygınlaşması ve doğum ile ölüm süreçlerinin uzmanların gözetimine girmesi, insan hayatına büyük imkânlar kazandırmıştır. Bugün pek çok anne ve bebek, gelişmiş tıbbi imkânlar sayesinde hayata daha güvenli tutunabilmekte; ağır hastalar ve yaşlılar daha nitelikli bakım alabilmektedir.

Mesele modern tıbbın varlığı değildir.

Mesele, insanın hayatın kendisine olan tanıklığını ne ölçüde kaybettiğidir.

Çünkü modern dünya, doğum ve ölümü giderek daha fazla kurumsal mekânlara taşıdı. Evlerin sıcaklığından hastanelerin steril koridorlarına, ailelerin ortak hafızasından profesyonel bakım süreçlerine doğru bir dönüşüm yaşandı.

Bu dönüşüm hayatımızı kolaylaştırırken farkında olmadan bazı şeyleri de bizden uzaklaştırdı.

Eskiden bir çocuk,........

© Günışığı Gazetesi