AKŞAMIN SON UFKU: GAFLET ÇIĞLIĞI
Asırlık ahşap masanın başında oturan adam, elindeki eski mürekkep kalemini sıkarken parmak boğumlarının beyazladığını fark etti. Duvardaki saatin ritmik, gaddar tik takları odada çınlıyordu. Zaman, her saniye ömürden bir parça daha koparıyordu. Şair, insanlardan ve onların bitmek bilmeyen dünya telaşından kaçıp bu deniz kenarındaki yalnız taş eve sığınmıştı. Ancak ne kadar uzağa giderse gitsin, kaçamadığı tek bir gerçek vardı: Zamanın derinden akışı ve yaklaşan o kaçınılmaz son.
O akşam, sonbaharın dondurucu rüzgârı pencereleri kıracak gibi dövüyordu. Şair, yorulan ve ağırlaşan bedenini zorlukla kaldırarak pencere kenarına doğru yürüdü. Tam o sırada güneş, denizin bittiği o karanlık ufka doğru hızla çökmekteydi. Gökyüzü sıradan bir kızıllıkta değildi; sanki gök yarılmış, kâinatın tüm feryatları dışarı vurmuş gibi kan kırmızıydı.
Sahildeki insanlar durmuş, bu manzarayı hayranlıkla izliyor, fotoğraflar çekiyorlardı. Şair, içindeki sarsıcı ürpertiyle irkildi. Gördükleri şey büyük bir yanılgıydı! Ufukta batan sıradan bir gün değildi; her ömür kendi akşamında son buluyordu. Orada batan, insanlığın kayıp zamanıydı ve o kızıllık sessiz bir sükût değil, kâinatın haykırdığı bir çığlıktı!
Masasına doğru adeta koştu. Titreyen, ama bu kez öfkeyle dolmuş parmaklarıyla kalemi kavradı. Biraz durakladı, mâziye gitti. Gençliğinde Harput'ta bir çeşmenin üzerindeki kitabe gözlerinin önünden geçti:
«“Bir gül idim, sarardım, soldum.Coşkun ırmak idim, bardağa doldum.Azgın dalga idim, sahile vurdum.Huzura durdum, boynu bükük, bîçare.”»
Bu kitabeden de ilham........
