menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

VİTRİNLEŞEN VAROLUŞ: GÖRÜNÜR OLDUKÇA SİLİNEN İNSAN

71 0
16.09.2026

Vitrin eskiden sokağa bakardı. İçeride ne varsa en parlak, en düzgün, en iştah açıcı hâliyle cama yerleştirilirdi. Kusurlu olan geride tutulur, dağınıklık içeride bırakılırdı. Çünkü vitrinin görevi içeridekini olduğu gibi göstermek değil, dışarıdan bakanın ilgisini çekmekti.

Şimdi vitrin sokaktan çekildi. Hayatın içine kuruldu.

Bir yere girdiğimizde yalnızca orada bulunmuyoruz artık. Işığın nereden geldiğini, masanın hangi köşesinin daha iyi göründüğünü, yüzümüzün hangi açıdan daha düzgün çıktığını fark ediyoruz. Bir an henüz yaşanırken, gösterilecek hâli de zihnimizin bir köşesinde kurulmaya başlıyor.

Üstelik bunu çoğu zaman kimse bizden istemiyor.

Seyirci ortada yokken bile bakışını yanımızda taşıyoruz.

Asıl değişim de burada başlıyor. Kendimizi başkalarına göstermekten önce, kendimize başkalarının gözünden bakmayı öğreniyoruz. Bir fotoğraf çekilmeden önce fotoğraftaki kişiye, bir cümle söylenmeden önce o cümlenin nasıl karşılanacağını hesaplayan anlatıcıya dönüşüyoruz. Bir yere gitmenin sevincine, orada olduğumuzun bilinmesi karışıyor. Yaşadığımız şey ile onun dışarıdan nasıl göründüğü arasındaki mesafe giderek daralıyor.

Bir noktadan sonra görüntü, yaşantının kaydı olmaktan çıkıyor; yaşantı, görüntünün hammaddesine dönüşüyor.

Gezmek hayatı dolu dolu yaşıyormuş gibi görünmenin, okumak derin görünmenin, çalışmak başarılı görünmenin aracına dönüşebiliyor; yalnızlık bile bir imaja çevrilebiliyor. Kırılganlık da bu düzenden kaçamıyor. Üzüntünün dili, iyileşmenin cümlesi, yaranın estetiği kuruluyor. Mesele yalnızca eskiden saklananların artık gösterilmesi değil. Daha esaslı dönüşüm, gösterilemeyen şeylerin değerini kaybetmeye başlaması.

Çünkü vitrinin değişmeyen bir kuralı vardır: Sergilenemeyen, dikkat çekmez.

Oysa bir hayatı gerçekten kuran şeylerin büyük bölümü gösteriye elverişli değildir. Bir kitabın başında geçirilen sonuçsuz iki saat; kimsenin bilmediği bir iyilik; anlatılmaya değer bulunmayan sıradan bir akşam; başarısız bir deneme; aylarca biçim bulamayan bir düşünce; sessizce verilen bir karar; kimsenin alkışlamadığı küçük bir direnç... Bunların seyircisi yoktur. Gösterişli bir hikâyeye kolayca dönüşmezler. İstatistikleri tutulmaz. 

Ama karakter çoğu zaman tam da orada oluşur.

Derinlik, biraz da görünmeden birikebilme gücüdür. Çünkü kişiliği oluşturan şey yalnızca anlatabildiklerimiz değil; kimsenin görmediği yerde sürdürdüklerimiz,........

© Günışığı Gazetesi