Lütfen tarih tekerrür etmesin
Surlarımızla, tarihimizle, kültürümüzle ve gastronomimizle ne kadar övünsek azdır. Ama sahip çıkmadığımız için ne kadar hayıflansak da azdır.
Diyarbakır'ın surları yalnızca bazalt taşlardan örülmüş bir savunma yapısı değildir; bu kentin hafızasıdır, kimliğidir, geçmişten geleceğe uzanan en kıymetli mirasıdır. Ancak ne yazık ki, uzun yıllar boyunca bu mirasa hak ettiği özeni gösteremedik. Dağkapı'dan başlayıp Tek Kapı ve Çift Kapı'ya kadar uzanan sur diplerini hatırlayanlar bilir. Önlü arkalı sıralanmış kahvehaneler, lokantalar, seyyar satıcılar... Bugün geriye dönüp baktığımızda hepimiz aynı soruyu soruyoruz: O görüntüye nasıl razı olabildik? Belki o yıllarda turizm bugünkü kadar gelişmemişti. UNESCO süreci henüz gündemde değildi. Tarihi mirası koruma bilinci de yeterince oluşmamıştı. Fakat bunların hiçbiri, tarihimizin göz göre göre işgal edilmesini haklı çıkaramaz. 1970'li yıllarla birlikte hızlanan kentleşme, beraberinde plansız büyümeyi de getirdi. İnsanlar geçim derdindeydi; gözüne kestirdiği yere bir şekilde yerleşmeye çalışıyordu. Ticaretin cazibe merkezi ise doğal olarak Sur ve çevresiydi. Böylece önce dört tabureyle başlayan, ardından gölgelikler, çay ocakları, kahvehaneler ve lokantalarla büyüyen bir süreç yaşandı. Masum görünen küçük adımlar, zamanla tarihi dokunun adeta işgaline dönüştü. Üstelik mesele yalnızca ticaretle de sınırlı kalmadı. Dönemin siyasi atmosferi nedeniyle sur çevresi farklı siyasi çevrelerin........
