menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yedi Ucuz Şey Üzerinden Dünya Tarihi

50 0
02.08.2026

Bu haftanın konusu, okumayı yeni bitirdiğim ve kapitalizmin beş yüzyıllık tarihini, yedi temel girdinin “ucuzlatılması” kavramı üzerinden takip eden bir eser: Raj Patel ve Jason W. Moore’un 2017’de yayımlanan "Yedi Ucuz Şey Üzerinden Dünya Tarihi” kitabı.

Yazarlara göre kapitalizm yalnızca bir ekonomik sistem değil, doğayı örgütleme biçimidir ve bu örgütlenme yedi şeyin sistematik olarak ucuzlatılmasına dayanır: doğa, para, iş, bakım, gıda, enerji ve yaşamlar. “Ucuz” derken kastedilen düşük fiyat değil, bir şeyin gerçek maliyetinin görünmez kılınması, ona bakan ya da onu üreten emeğin ve ekolojik sürecin sistem muhasebesinden düşülmesidir. Bir şey ucuzlatıldığında, o şeyin sınırsız ve bedelsiz olduğu varsayılır; oysa gerçekte biri -çoğunlukla görünmeyen birileri- o bedeli ödemektedir.

KAPİTALOSEN VE ANTROPOSEN

Kitap, "Antroposen(1)" (İnsan Çağı) kavramına doğrudan ve keskin bir itirazla açılış yapar. Gezegensel yıkımın tüm faturasını tüm insanlığa kesmek; tarihsel sorumluluğu yapay bir şekilde herkese eşit dağıtırken, asıl failleri ve bu süreçte bedel ödeyen ezilenleri gizlemektedir.

Yazarlar, bu krizin sorumlusu olarak insanlığın tamamını değil; 15. yüzyıldan itibaren biçimlenen özgül bir güç ilişkisini ve sermaye birikim rejimini -yani kapitalizmi- işaret eder. Bu doğrultuda, Jason W. Moore’un kuramsallaştırdığı "Kapitalosen" kavramı alternatif olarak öne sürülür.

Gezegenin kaderini değiştiren bu sürecin başlangıcı da geleneksel kabul olan Sanayi Devrimi’ne değil, çok daha geriye tarihlendirilir: Portekizlilerin 15. yüzyılda Madeira Adası’nı sömürgeleştirmesine.

Madeira, keşfedildiğinde büyük ölçüde ormanlıktı. Portekizliler ormanları yakarak şeker kamışı tarlaları açtılar; kısa sürede Avrupa’nın şeker ihtiyacının büyük bölümünü karşılayan bir üretim merkezine dönüştü Madeira. Bu üretim için gereken emek, köle olarak getirilen Afrikalılardan sağlandı. Yazarlara göre Madeira, sonradan Karayipler’de ve Amerika kıtasında tekrar tekrar uygulanacak bir formülün ilk denemesiydi: ucuz toprak, ucuz emek ve ucuz enerji bir araya getirilip elde edilen ürün, küresel pazara ucuz bir meta olarak sunulur. Bu formül, kapitalizmin bir “emtia sınırı” (commodity frontier) arayışı olarak sürekli yeniden üretilir: bir bölgenin kaynakları tükendiğinde sermaye başka bir sınıra geçer.

Birinci bölüm, “Doğa” ile “Toplum” arasındaki ayrımın nasıl “icat edildiğini” anlatır. Ortaçağ Avrupası’nda böyle keskin bir ayrım yoktu; insan ile insan-olmayan arasındaki sınır bugünkünden farklı çiziliyordu. Kapitalizmin yükselişiyle birlikte “Doğa” büyük harfle yazılan, insan toplumunun dışında kalan, sınırsız ve bedava bir kaynaklar toplamı olarak kurgulandı. Bu kurgu, ormanları, madenleri, toprağı ve hayvanları meta üretiminin hammaddesi hâline getirirken, bu kaynakların yeniden üretimi için harcanan emeği ve zamanı sistemin dışında bıraktı.

Yazarlar burada Kartezyen ikiciliğe, yani zihinle bedenin, insanla doğanın kesin biçimde ayrıldığı felsefi çerçeveye özel bir yer verir. Bu ikicilik yalnızca felsefi bir seçim değil, pratik bir işlevdi: kimin “Doğa”, kimin “Toplum” kategorisine dahil edildiği, kimin köleleştirilebilir, kimin sömürülebilir sayıldığını da belirliyordu. Yerli halklar, köleleştirilen Afrikalılar ve kadınlar çoğu zaman “Doğa” tarafına yerleştirilerek bu ayrımın kurbanı oldu. Ucuz doğa, bu yüzden yalnızca ormanların ve madenlerin ucuzlatılması değil, insanların bir kısmının da doğallaştırılarak ucuzlatılmasıdır.

İkinci bölüm parayı ele alır ve modern kredi sisteminin, borsanın ve devlet borçlanmasının kökenlerini sömürgecilikle birlikte ele alır. Amerika’dan -özellikle de Bolivya’daki Potosí madenlerinden- Avrupa’ya taşınan yüzbinlerce ton gümüş, kıtada yepyeni bir finansal altyapının doğmasını sağladı. Avrupa bu sayede küresel ölçekte geçerli devasa bir rezerv gücüne kavuşurken; bu servetin ağır bedelini, “mita” adı verilen zorunlu angarya sistemiyle madenlerde çalışmaya mahkûm edilen yerli işçiler ödedi.

Patel ve Moore’a göre para, kendi başına nötr bir değişim aracı değildir; sömürgeci genişlemenin finansmanını sağlayan, aynı zamanda bu genişlemenin doğurduğu riskleri (kölelik isyanları, savaşlar, ticaret kayıpları) dağıtan bir teknolojidir. Modern sigortacılık ve borsa uygulamalarının kökleri de köle ticaretine dayanır; köleleştirilmiş insanlar, gemi kazası veya “kayıp” durumunda sigorta tazminatına konu olan bir “mal” olarak kabul edilmiştir. Eser burada Zong gemisi olayı gibi örnekler üzerinden, finansal soyutlamanın insan hayatını nasıl ruhsuz bir bilanço kalemine indirgediğini........

© Gazete Pencere