Alex Colville
Sanat tarihi kitaplarında ressamların hangi akımdan etkilendikleri, eserlerinin hangi gelenek içinde ya da estetik değerler bağlamında değerlendirilmesi gerektiği hep belirtilir. Alex Colville ile ilgili bölümü okursanız orada genellikle “Büyülü Gerçekçilik” yazdığını görürsünüz. Gerçi ressam kendini “Kavramsal Sanat” (Conceptual Art) içinde sayar ama eserleri Büyülü Gerçekçiliğin kitap tanımı gibidir.
[Hem resim hem edebiyat alanında 20. ve 21. yüzyılın en önemli sanat akımlarından biri olan Büyülü Gerçekçilik hakkında daha ayrıntılı bilgi edinmek isterseniz dipnotlardaki geçmiş yazılara göz atabilirsiniz(1).]
Sanatından önce, yaşam öyküsünden söz etmek yerinde olur belki, çünkü özellikle yaşadığı savaş deneyiminden söz etmeden Colville’in kişiliği ve sanatını yorumlamak biraz güç.
Alex Colville 1920’de Toronto’da, İskoçya göçmeni bir ailede doğar. Çocukluğu Kanada’nın Atlantik Okyanusu kıyısındaki Nova Scotia bölgesinde geçer. Sanata ilgisi ve yeteneği çocukken ortaya çıkar. Sanat eğitimine 1938'de, 18 yaşındayken, New Brunswick'teki Mount Allison Üniversitesi'nin Güzel Sanatlar Bölümü'nde başlar. Burada resim, heykel ve sanat tarihi eğitimi alır. 1942'de mezun olur ve aynı yıl, okuldan arkadaşı ve sanat öğrencisi Rhoda Wright ile evlenir. Mezuniyetinin ardından, 1942'de orduya katılır; 1944’te, ordunun resmî savaş sanatçısı olarak atanan Colville, Avrupa cephesinde Hollanda ve Almanya’da görev yapar. Savaşın acımasızlığını belgelemek için çok sayıda resim yapar görevi boyunca. Ancak onu en çok sarsan 1945’te kurtarılan Bergen-Belsen toplama kampındaki tutsakların insanlık dışı durumu olur.
Savaştan döndükten sonra Mount Allison Üniversitesi'nde öğretim görevlisi olarak çalışmaya başlar. İlk kişisel sergisini 1951'de açar ve o günden başlayarak kendine özgü sakin ama gizemli biçemiyle sanat çevrelerinde adını duyurur. 1963’e kadar üniversitede ders veren Colville, sonrasında tüm zamanını resimlerine ayırır.
Rhoda ve Alex Colville,1990’lar
Alex Colville gibi, savaşın en acımasız yüzünü görmüş bir sanatçının, sonrasında Felix Nussbaum(2) ya da Francis Bacon’ınkine(3) benzer eserler üretmesi son derece anlaşılabilir olurdu. Ancak Colville farklı bir yol seçer: yazgının her an değişebileceğini ve huzur dolu bir anın bile kapıda bekleyen bir felâketin habercisi olabileceğini aktarır resimlerinde.
Psikolojide “aşırı tetikte olma” (hypervigilance) olarak adlandırılan bir rahatsızlık var; genellikle travma sonrası stres bozukluğu yaşayan kişilerde görülen bu durum, dış dünyadaki her ses ya da görüntüde bir tehdit arayan kronik bir tedirginlik. Colville’in eserleri, sanki bu kaygının görselleşmiş halidir. İlk bakışta durağan görünen o mutlak sakinlik, aslında her an bozulmaya hazır, tekinsiz bir tetikte olma halidir.
Bir kadın çocuklarına arabanın kapısını açar, bir adam yazlık evin panoramik penceresinden denizi izler, bir genç kız buz pateni yapar. Colville’in dünyasında gündelik yaşam, dramatik olaylarla kesintiye uğramaz; tersine, olayın henüz gerçekleşmediği, ama ihtimalinin havada asılı kaldığı anlarda donar. Bu donma, edilgen bir dinginlik değil, gergin bir bekleyiştir. En hareketli anlarda bile zaman akmaz, donar ve bekleme hâline geçer. Bu bekleme, bir kahve fincanının masadaki gölgesinde, bir kadının omzunun hafifçe kasılı duruşunda, bir yolun gereğinden fazla düz uzanışında gizlidir. Colville trajediyi anlatmaz; hemen öncesini anlatır.
Colville’in sanatında şiddet........
