menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Menderes Samancılar: “Ödül almak insanın kendisini budamasıdır”

19 0
04.10.2026

Bir festival daha geride kaldı. 26 Eylül’de başlayan 33. Uluslararası Adana Altın Koza Film Festivali, sinemacıları, oyuncuları, yönetmenleri ve sinemaseverleri bir kez daha Adana’da buluşturdu. Ödüllerin sahiplerini bulduğu kapanış gecesinin ardından şimdi geriye filmler, sohbetler, karşılaşmalar ve hafızamızda yer eden hikâyeler kaldı.

Bu hikâyelerden biri de Adana’nın yetiştirdiği usta oyuncu Menderes Samancılar’ınki… Çocukluğunda Yılmaz Güney’in setlerinin peşinden koşan, sinemaya gizli gizli giren, yıllar sonra ilk filmini yine Adana’da çeken Samancılar, doğup büyüdüğü kentin sinema festivalinde Yürütme Kurulu Başkanı olarak görev yapıyor.

Sinemanın içinden geçen 52 yıllık yolculuğunu, Adana’yı, Altın Koza’yı, dostlarının ardından kalan hüznü ve sanatın hayatındaki yerini konuştuk. Samancılar’ın sözlerinde ise yalnızca bir oyuncunun değil, doğduğu topraklarla bağını hiç koparmamış bir Adanalının hikâyesi var.

“Adana’nın sinema seyircisi çok iyi”

Bu yıl nasıl geçiyor, nasıl bir heyecan içindesiniz?

İnsanlar çok memnunlar, ilgi çok fazla, iyi geçiyor. Zaten Adana’nın iyi bir sinema seyircisi var. Türkiye’de en çok yazlık sinemanın olduğu şehir de Adana’ydı. Genel olarak sinemayı ve sanatı seven bir şehir burası. Filmler güzel, değerli konuklar ağırlıyoruz. Salonlar dolup taşıyor. Herkes memnun.

Bu şehirde sinemaya ilgi çok fazla, gösterimlerde uzun kuyruklar vardı.

Bu şehir sanatı seviyor, bunun yanında sporu da seviyor. Çok değerli sanatçılarımız, sporcularımız var ama sinemanın yeri çok ayrı Adanalılarda. Herhalde bu sinemanın aşısını da bize en iyi Yılmaz Güney yaptı. Biz Yılmaz Güney hayranı olarak sinemaya başladık. Oyuncu olmadan önce de Yılmaz Güney hayranıydık. Çocukluğumuzda bu otelin arkası bizim mahallemizdi. İki tane yazlık sinema vardı. Rahmetli babam anlatırdı, birine kızarken şöyle derdi: “Ben böyle bir adam görmedim. Adam gitmiş, karısının yaptığı dolmayı sinemanın önünde satmış, etli patlıcan dolmasını. O parayla da bilet almış, sinemaya gitmiş.”

Çok acayip bir hikâye gerçekten.

Burası böyle bir şehir.

“Bu toprağın sadece buğdayı, karpuzu, pamuğu değil, insanı da bereketli”

Adana “bereketli topraklar” olarak anılıyor. Siz de böyle bir şehirde, sinemayla iç içe bir çevrede büyüdünüz. Çocukluğunuzdan itibaren sinemaya duyduğunuz bu ilgi nasıl başladı? Sizin hikayeniz nasıl şekillendi?

Aslında yaşadığın coğrafya… “Bu toprak bereketli” deyince buğdayı, karpuzu, pamuğu değil, sadece insanı da bereketli. Burada insan ilişkileri çok güzel, herkes birbirini sever. Misafiri çok sever, ağırlamayı, yedirmeyi, içirmeyi çok sever. Bir lokma ekmeği olsun ikiye bölüp paylaşır. Paylaştığı için gurur duyar. Paylaşmak ve sevmek başka bir gurur meselesidir Çukurova insanı için. Ben 11-12 yaşlarındaydım. Adana’da film setleri olurdu, genellikle de bu çekimleri Adana’da Yılmaz Güney yapardı. Biz mutlaka Yılmaz Abi’nin setlerine giderdik. Kalabalık ederdik, bizi kovalarlardı. Biz yine gitmeye devam ederdik.

Sonra biraz yaşım ilerledi, çocuk yaşta sinemaya gitmeye başladım. Küçücüktük, gürültü yaparız diye sinemaya almazlardı. Büyüklerimizin eteğinden tutardık, yine de o sinemaya girerdik. Hatta o büyükler ailemiz olmak zorunda değildi; sanki onların çocuğuymuşuz gibi hareket ederdik. Çocuklardan para almazlardı ve biz girmenin yolunu mutlaka bulurduk. Sinemaya gizli gizli giren çocuklardık. Yaşımız biraz ilerleyince, yeniyetme çağımızda Altın........

© Gazete Pencere