menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yeni oyun, eski mercek

22 0
07.08.2026

Yeni oyun başladığında eskisinde iyi olmak neden yetmez?

The Dink’i izlerken bir süre sonra pickleball’ı izlemeyi bıraktım. Benim ilgimi çeken kortun diğer tarafındaki oyundu.

Bir tarafta yeni bir spor büyüyordu. Diğer tarafta ise yıllardır o kortun sahibi olduğunu düşünen insanlar, bunun gerçekten ciddiye alınması gereken bir oyun olup olmadığını tartışıyordu.

Değişim bazen böyle geliyor.

Kapıyı kırarak değil. Önce biraz hafife alınarak.

Apple TV’de 24 Temmuz’da gösterime giren The Dink, Josh Greenbaum’ın yönettiği, Sean Clements’ın yazdığı bir spor komedisi. Filmde Jake Johnson’a Ed Harris, Mary Steenburgen ve Aaron Chen eşlik ediyor. Ben Stiller’ın yanı sıra Andy Roddick ve John McEnroe gibi tenis dünyasının tanıdık isimleri de kadroda.

Hikâyenin merkezinde Dusty Boyd var. Bir zamanlar gelecek vadeden bir tenis oyuncusuyken profesyonel kariyeri istediği yere ulaşmayan Dusty, yıllar sonra babası Chuck’ın country club’ında çocuklara tenis öğretiyor. Chuck için tenis yalnızca bir spor değil. Gelenek, disiplin ve neredeyse dünyaya bakma biçimi.

Sonra o dünyanın içine pickleball giriyor.

Daha küçük bir kort, farklı bir raket, daha düşük bir giriş bariyeri ve Amerika’da hızla büyüyen başka bir oyun.

Chuck yeni oyunu görmüyor değil. İnsanların ilgisini, değişen kortları, giderek artan oyuncuları görüyor. Ama pickleball’a baktığında onu kendi kurallarıyla değil, tenisin kurallarıyla değerlendiriyor.

Şirketler de büyük değişimler karşısında bu hatayı yapıyorlar. Yeni bir rakip ortaya çıktığında onun ne kadar farklı olduğuna değil, bizim yaptığımız işi ne kadar iyi yaptığına bakıyoruz. Yeni bir teknoloji geldiğinde onu kendi değer önerisiyle değil, mevcut teknolojinin performans kriterleriyle ölçüyoruz.

Yeni bir oyun ortaya çıktığında ilk refleksimiz çoğu zaman onu bildiğimiz oyunun ölçeğiyle ölçmek oluyor. Ne kadar hızlı, ne kadar kaliteli, ne kadar verimli, ne kadar ciddi?

Ama bazen yeni olan, aynı yarışa katılmıyor. Başka bir başarı ölçüsü getiriyor.

Pickleball’ı yalnızca tenisin eksikleri üzerinden okumaya başladığınız anda asıl değişimi kaçırabilirsiniz. Çünkü burada odaklanmamız gereken şey bir oyunun diğerinden daha iyi olması değil; insanların neden oynadığına, neyi değerli bulduğuna ve bir kategoriden ne beklediğine ilişkin ölçünün değişmesi.

Ben bu bakış hatasına Legacy Lens, yani Miras Merceği diyorum: Yeni olanı, bizi geçmişte başarılı kılan dünyanın kriterleriyle anlamaya çalışmak.  Asıl risk değişimi fark etmemek değil. Değişimi fark edip ona hâlâ eski dünyanın cetveliyle bakmak.

Dusty için kırılma noktası ise bambaşka. Eski tenis sakatlığı yeniden ortaya çıktığında, bugüne kadar mesafeli durduğu pickleball’la yolu bu kez rehabilitasyon için kesişiyor. Başlangıçta onun için bu hâlâ tenisin daha hafif, daha az ciddi bir akrabası. Fakat Candace’le oynamaya başladıkça beklemediği bir şey oluyor: Yalnızca oyunda iyi olmadığını, oyundan keyif aldığını da fark ediyor.

Burada küçük ama önemli bir ayrım var. Dusty’nin pickleball hakkındaki fikrini değiştiren şey, oyun hakkında daha fazla bilgi edinmesi değil; oyunun içine girmesi.

Şirketlerde de yeni bir kategoriyi uzaktan analiz etmekle, onun yarattığı değeri gerçekten deneyimlemek arasında benzer bir mesafe olabiliyor. Bazen yeni olanı anlayamamamızın nedeni elimizde yeterince veri olmaması değil; onu hâlâ eski deneyimin dışından seyrediyor olmamız.

Bazı yeni değer önerileri analiz edilerek değil, deneyimlenerek anlaşılır.

Kimliğimizi mi koruyoruz, formunu mu?

The Dink’te Chuck’ın asıl meselesinin pickleball’ın kulübünden ne kadar gelir götüreceği olmadığını izlerken hissediyorsunuz. Daha derinde başka bir şey var. Pickleball’ı kabul etmek, onun yıllardır doğru olduğuna inandığı dünyanın da sorgulanması anlamına geliyor. Çünkü şirketler de zaman içinde yaptıkları şeyle kim olduklarını birbirine karıştırabiliyor.

1990’ların başında Danimarkalı Bang & Olufsen benzer bir soruyla karşı karşıyaydı. Ses ve görüntü teknolojisini sıra dışı tasarımla buluşturarak kendine özgü bir dünya kurmuş olan şirket, Japon elektronik üreticilerinin ölçek, teknoloji ve fiyat avantajıyla güçlendiği yeni bir rekabet ortamında ciddi sorunlar yaşamaya başladı. 1993’te şirket tarihinde “Break Point” olarak anılan kapsamlı bir dönüşüm başlatıldı.

Bu hikâyenin ilginç tarafı yalnızca finansal toparlanmadan ziyade, arkasındaki kimlik sorusu.

Bang & Olufsen kendisini televizyon, radyo ve müzik sistemi üreten bir şirket olarak tanımlarsa, o ürünlerin önemini kaybetmesi şirketin kimliğini de tehdit eder. Ama özü teknoloji ile insan arasındaki ilişkiyi tasarım ve deneyim üzerinden yeniden kurmaksa ürün değişebilir; öz kalabilir.

Danışmanlık........

© Forbes Türkiye