Yeni Bir Medeniyet Mümkün mü?
Medeniyetler toplumların kahir ekseriyeti tarafından oluşturulmaz, çoğu zaman bir peygamber, bir lider veya düşünür tarafından şekillendirilir.
Medeniyetin Kaynağı: Kitle mi, Zihniyet mi?
Her dinin zamanın sonuna dair geliştirdiği tasavvur, aslında çoklu bir zaman algısının varlığına işaret eder. Kıyamet fikri, yalnızca bir sonu değil; aynı zamanda insanın varoluşuna dair derin bir anlam arayışını temsil eder. Bu yönüyle, ölüm ve yok oluş korkusu, kutsal bir umutla dengelenir.
Farklı kültür ve din havzalarından ilham alan medeniyetler, sadece kendi varlıklarına dair değil, yaşamın bütününe dair bir zaman algısı üretirler. Zihinlerin kuytularında oluşan bu algı, medeniyetlerin temel yaşamsal değerlerini ortaya koyar.
“Medeniyetler ittifakı” olarak adlandırılan olgu, aslında uygarlık tarihini tek bir potada eritebilme ve aynı saate bakabilme çabasıdır. Bugün karşı karşıya olduğumuz küresel kırılma, yalnızca siyasi ve ekonomik dengelerin değişimiyle açıklanamaz. Asıl sarsıntı, binlerce yıldır farklı mecralarda akan çoklu zaman algılarını, tekil bir zaman tasavvuruna indirgenmeye çalışan “zamanın tahakkümü” (Chrono-Hegemony) tasavvurudur.
Kıyamet gününün belirsizliği, medeniyetleri yönlendiren zihniyet sahiplerini, zamanın sonunun tasarlanabilir ya da en azından öngörülebilir bir hale getirilmesi hususunda ortak bir zeminde buluşmaya yönlendiriyor. Esasında binlerce yıldır şeytani bir akılla yönetilen zihniyet, içinde bulunduğumuz dönem itibariyle “zamanın düzleştirilmesi”ni yani “tekli zaman algısı”nı oluşturmaya çalışıyor. Bu süreç, insanlığın farklı ontolojik referanslarını tek bir son anlatısı içinde toplama çabasını yansıtır.
Kutsal zaman algısının yönetilebilirliği, Yahudiler, Hristiyanlar ve Müslümanları bir uzlaşı içinde olmaya zorluyor. Zira dinlerin çoklu zaman algıları, yaklaşan sona dair ideolojik ve dini politikalarını gerçekleştirmelerine mâni oluyor.
Çoklu Zamandan Tekil Zamana: Ontolojik Senkronizasyon
Bu süreçte belirleyici olan, vahyin kendisinden ziyade, onu yorumlayan insan aklının tarihsel şartlar içinde aldığı biçimdir. Vahyin, bazı yorumlayıcı ve güç odaklarının müdahaleleriyle asli bağlamından uzaklaştırıldığı; bu dönüşümün kimi dönemlerde kurumsal yapılara taşındığı ve sonraki dini geleneklerde de farklı biçimlerde yeniden üretilerek süreklilik kazandığı söylenebilir. Bu süreklilik, yalnızca teolojik bir aktarım değil; aynı zamanda insanın zaman, son ve varoluş üzerine geliştirdiği düşünce biçimlerinin tarihsel akış içinde yapısal bir senkronizasyona tabi tutulduğunu da göstermektedir.
Zamanın yönetilebilir bir olguya dönüştürülmesi fikri, modern dünyada giderek daha görünür hale geldi. Kıyametin belirsizliği, bazı zihniyetleri bu “son”u tasavvur edilebilir ve hatta yönlendirilebilir bir çerçeveye oturtma arayışına sevk etmektedir.
Bu bağlamda, farklı inanç sistemleri arasında zaman algısına dair örtük bir yakınlaşmadan söz etmek mümkündür. Bu durum, doğrudan bir uzlaşıdan ziyade, benzer endişelerin ve beklentilerin ürettiği bir zihinsel yakınsama olarak okunabilir.
Zamanla ekonomik, siyasi ve entelektüel güçle tahkim edilen bazı merkezler, bu........
