Savaş ve süreç
Kürt sorunundaki süreçte Öcalan’ın çağrısı sonrasında PKK’nin attığı adımlara rağmen devletin yapması gereken yasal düzenlemeler bir türlü gerçekleştirilmiyor. Bırakalım yasal düzenlemeleri ne yerine kayyım atanmış belediye başkanları görevlerine iade ediliyor ne de siyasetçilerin serbest bırakılması yönünde verilmiş mahkeme kararları uygulanıyor. Bu nedenle bir süredir sürecin “rölantiye girdiği”, süreçte bir “tıkanma yaşandığı” tartışmaları yapılıyor. İşte bu tartışmaların gölgesinde yapılan 23 Nisan resepsiyonunda Cumhurbaşkanı Erdoğan, kendisine süreçle ilgili yöneltilen soruya “Gayet olumlu bir şekilde devam ediyor. Herhangi bir sıkıntı yok” yanıtını veriyordu. Erdoğan haksız da sayılmazdı, süreç tam da iktidarın istediği gibi gidiyor!
İktidar bloku adına Bahçeli’nin sözcülüğünü yaptığı süreçten devletin/iktidarın iki temel beklentisi bulunuyordu: Birinci olarak, bölgede bugün İran’a kadar yayılan savaşta ve bu temelde bölgenin yeniden dizayn edilmesi sürecinde Türkiye’ye yönelmesi muhtemel tehditleri ortadan kaldırmak üzere Kürt silahlı güçlerinin tasfiye edilmesi ya da kontrol altına alınmasıydı. Bu nedenle Saray rejimi, bu sürecin adını da “terörsüz Türkiye” olarak belirlemişti. İkincisi, bunun da bir devamı olarak “iç cephenin güçlendirilmesi”, yani güç kaybeden iktidarın kendini yeniden tahkim etmesiydi.
Öcalan’la görüşmelerin başlatılmasından bu yana PKK ya da diğer silahlı Kürt güçleri ile Türk ordusu arasında kayda değer bir gerilim ya da çatışma yaşanmadı. Erdoğan ve Saray rejimi bu süreci öncelikle Suriye’de geçici yönetimin başına geçirilen HTŞ’ye (Heyet Tahrir eş Şam) zaman kazandırılması ve en önemli tehdit olarak görülen Rojava’daki Kürt güçlerinin (Suriye Demokratik Güçleri-SDG) gücünün sınırlanması ve kontrol altına alınması bakımından kullandı. Saray rejimi (Dışişleri Bakanı Fidan), HTŞ yönetimi ve Lideri Colani’ye ABD ve İsrail’in istediklerini adım adım gerçekleştirme konusunda refakat etti, ardından da Kürt güçlerine yönelik saldırganlığın önü açılarak Rojava’da SDG’nin güç ve etkisi sınırlandı.
Bu dönemde Mecliste kurulan ‘süreç komisyonu’dan bir heyetin Öcalan ile görüşmesi konusunda Bahçeli, “Gerekirse İmralı’ya ben giderim” gibi oldukça dikkat çeken ve çok tartışılan bir çıkış yapmıştı. Ama bu çıkış sebepsiz değildi; Bahçeli, yapılacak görüşmede Öcalan’ın “PKK’ye yapılan çağrıyla aynı mahiyet ve muhtevada SDG’ye de çağrı yapması”nı istiyordu.
İran’a yönelik savaş sürecinde Rojhilat’taki (İran Kürdistan bölgesi) 6 Kürt partisinin ittifak yapması sonrasında Dışişleri Bakanı Fidan, bu kez “İran’daki Kürt grupların adımlarını takipteyiz” açıklamasını yapmıştı.
Dün süreç konusunda devletin/Saray rejiminin yapması gereken yasal düzenlemelere dair Rojava’daki gelişmelerin beklendiği söyleniyordu. Şimdi sürecin “yavaşlaması” ve atılması gereken adımların atılmaması yine İran’daki gelişmelerin beklenmesine bağlanıyor.
Aslında olan şudur: Saray rejimi bir yandan Öcalan ile görüşmeler üzerinden bu süreci Kürt güçlerini kontrol altında tutmanın bir aracı olarak kullanıyor ama öte yandan da bu süreçte atması gereken adımları da bu kontrolün devamına (şimdi İran savaşı ve Kürtlerin pozisyonuna) bağlayarak belirsiz bir zamana yayıyor.
Sürecin belirsiz bir zamana yayılmasıyla bağlantılı olarak Saray rejiminin bir diğer önemli hedefi de bu süreci iç politikayı dizayn etmek amacıyla kullanmak, muhalefeti bölüp kendi dayanaklarının güçlendirmenin aracına dönüştürmekti. Ana muhalefet partisi CHP’nin son yerel seçimleri kazanarak birinci parti konumuna gelmesi, bir azınlık iktidarına dönüşen Saray rejimini kendi bekası için yeni hamleler yapmaya zorluyordu. Bu temelde CHP’ye ve CHP’li belediyelere yargı eliyle siyasi operasyonlar gerçekleştirilirken DEM Parti ve Kürt muhalefetinin süreç üzerinden “tarafsızlaştırılması”, en azından bu saldırılara karşı açık tutum alamaz hale getirilmesi amaçlanıyordu.
DEM Parti’nin, iktidarın beklentisinin aksine bugüne kadar bu yaptığı açıklamalarla saldırılara karşı açık bir tutum ortaya koyduğu söylenebilir. Saray rejiminin bu tutumdan duyduğu rahatsızlığı AKP Sözcüsü Ömer Çelik, “DEM’i CHP güzellemesi yapmak”la suçlayarak ortaya koyuyor. Ancak yapılan açıklamaların iktidarın saldırılarını püskürtmeye yetmediği ve DEM Parti’nin sıkça dillendirdiği demokratikleşme yönünde yasal düzenlemelerin yapılması beklentisinin aksine baskı politikalarının ve siyasi operasyonların devam ettiği de ortadadır.
‘Ara’ ya da erken seçim tartışmaları, DEM Parti’nin nasıl bir açmazla karşı karşıya olduğunu da ortaya koyuyor: DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, CHP Lideri Özgür Özel’in “ara seçim” çağrısına bu çağrının demokratikleşme yönünde atılması gereken adımların üstünü örteceği kaygısıyla karşı çıkıyor. Ancak iktidar da bir yandan Öcalan ile görüşmeleri sürdürüyor ama öte yandan kendi seçim takvimi ve anayasa değişikliği planına uygun olarak DEM Parti ve Kürtleri sürekli beklenti içinde tutmanın hesabını yapıyor. Bugüne kadar ortaya koyduğu politika, Saray rejiminin bu süreçte atılması gereken adımları Öcalan ve Kürt hareketiyle yeni seçim ve anayasa değişikliği pazarlığının aracı haline getirmeye çalıştığı konusunda hiçbir şüpheye yer bırakmıyor. DEM Parti’nin sürecin durma noktasına gelmesinden şikayet ederken Erdoğan’ın “Sürecin olumlu bir şekilde devam ettiği”ni söylemesi de bu gerçeği ortaya koyuyor.
Peki, bu noktada ne yapmak gerekiyor?
Burada söylenenlerden çıkartılması gereken sonuç, Öcalan ve Kürt hareketinin süreci sona erdirmesi gerektiği değildir, olmamalıdır. Aksine Kürt halkı ve demokrasi güçleri için müzakere süreçlerinin aynı zamanda mücadele süreçleri olduğu gerçeğine uygun olarak bu sürecin iktidarın kontrolünden çıkartılmasına ve demokratik kazanımların elde edilmesine hizmet edecek adımların atılması dışında bir seçenek yoktur. Saray Sözcüsü Çelik’in DEM Parti’nin açıklamalarından duyduğu rahatsızlık ve “Çok istiyorlarsa süreci CHP ile sürdürsünler” tehdidinin arka planında aslında rejimin en büyük korkusu yer almaktadır. Yapılması gereken; CHP ve belediyelerine karşı siyasi operasyonlardan insanca çalışma ve yaşam hakkı için direnen işçi ve sendikacılara yapılan saldırılara, doğanın talanından kadınlara ve gençlere yönelik baskılara, AİHM ve Anayasa Mahkemesi kararlarına rağmen hapishanelerde tutulan siyasetçilerden gazetecilerin tutuklanmasına kadar her alanda açıklamaların ötesinde bu saldırıların püskürtülmesini sağlayabilecek kararlı, istikrarlı ve birleşik bir mücadele hattının örülmesidir. Saldırılar ne kadar püskürtülebilir ve ne kadar kısmi ‘mevzi’ kazanımlar elde edilebilirse süreç de o kadar iktidarın kontrolünden çıkmış olacaktır. Ancak böylesi fiili ve meşru mücadele birliği üzerinden süreç iktidarın hesaplarından kurtarılabilir; hapishanelerdeki siyasi tutsakların serbest bırakılmasından silah bırakanların demokratik siyasete katılmasına, ana dilinde eğitimden anayasal eşitliğe kadar bu sürecin demokratik çözüme hizmet etmesi sağlanabilir.
İşçi sınıfı ve emekçi halkların Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs’a doğru gittiğimiz bu günlerde alanlarda böylesi bir mücadele birliği sağlanmadan ne ülkenin demokratikleştirilmesi ve ne de Kürt sorunundaki sürecin “Mührü elinde tutan Süleyman”ın keyfiyetinden kurtarılması mümkündür.
