Kalkınmanın jeoekonomisi
Geçtiğimiz mart ayında bu köşede yayımlanan Dünya Bankasının utangaç kalkınmacılığı başlıklı yazıda, uluslararası kurumların sanayi politikalarına yaklaşımındaki değişimi ele almıştım. Neoliberal politikaların yaygınlaştırılmasında merkezi rol oynayan Dünya Bankası, artık devlet müdahalesinin ve sanayi politikalarının gerekliliğini kabul ediyordu. Bu değişim, son yıllarda dünya genelinde güçlenen yeni devletçilik eğiliminin uluslararası kurumların söylemine de yansıdığını gösteriyordu.
Ancak sanayi politikalarının geri dönüşü, eski tip kalkınmacılığın geri dönüşü anlamına gelmiyor. Yeni devletçilik, ülkeler arasındaki teknolojik ve finansal güç eşitsizliklerinin belirlediği koşullarda yükseliyor. Erken kapitalistleşmiş ülkeler, devlet müdahaleleriyle uluslararası ekonomik üstünlüklerini korumaya çalışırken, geç kapitalistleşmiş ülkelerin benzer politikaları uygulama olanakları oldukça sınırlı. Dolayısıyla yeni devletçilik, kalkınma sorununa çözüm üretmek yerine mevcut uluslararası hiyerarşileri yeniden üretebilir.
Yeni devletçiliğin bu çelişkili karakterini anlamak için devlet müdahalelerinin hangi uluslararası güç ilişkileri içinde gerçekleştiğine bakmak gerekiyor. Birleşmiş Milletler Ticaret ve Kalkınma Konferansının (UNCTAD) 9 Ekim’de yayımladığı 2026 ticaret ve kalkınma raporu, bu ilişkileri incelemek için önemli bir çerçeve sunuyor. Dünya ekonomisindeki dönüşümü “kalkınmanın jeoekonomisi” olarak adlandıran rapor, sanayi politikalarının yaygınlaştığı yeni dönemde teknolojik ve finansal güç eşitsizliklerinin kalkınma olanaklarını nasıl sınırlandırdığını ortaya koyuyor.
Küreselleşmenin seçici parçalanması
UNCTAD’a göre dünya ekonomisinin 2026’da yüzde 2.6 büyümesi, dünya ticaretinin ise reel olarak yaklaşık yüzde 4 genişlemesi bekleniyor. Ticaret büyümeye devam etmesine rağmen, Asya’daki bazı başarılı örnekler dışında geç kapitalistleşmiş ülkelerin erken kapitalistleşmiş ülkelerle aralarındaki kişi başına gelir farkını kapatma süreci 2010’ların ortalarından itibaren durmuş durumda.
Rapor bu dönüşümü “seçici parçalanma” kavramıyla açıklıyor. Buna göre, sermayenin uluslararasılaşmasıyla oluşan üretim ağları varlığını korurken, bu ağların işleyişinde devletlerin jeopolitik öncelikleri giderek daha belirleyici hale geliyor.
Daha önce, sermaye mantığı ile jeopolitik mantık arasındaki gerilim olarak tartıştığım süreç, UNCTAD raporundaki bahsedilen “seçici parçalanmanın” temel dinamiği olarak görülebilir. Sermayenin kârlılık arayışı üretimi dünya ölçeğinde bütünleştirirken, devletler stratejik sektörleri ve kritik teknolojileri kendi denetimleri........
