menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kozmik bir sürgün yeri olarak dünya

43 11
21.02.2026

Belki dünyanın derdinden kaçmak için, onca şey arasında Voyager 1 ile ilgili kısa bir habere takılıyor gözüm; bu yıl itibarıyla Voyager 1 dünyadan 1 ışık günü uzaklaşmış ulaşacak. “1 ışık günü” zihinde anında somutlaşan bir birim değil, hatta içindeki “gün” bir yakınlığı da çağırıyor olabilir. Oysa Güneş Sistemi'nden çıkalı çok oldu, yıldızlararası uzayda 16 milyar mil uzaklıkta kendisi. Önümüzdeki yıl Voyager 1'in fırlatışının üzerinden yarım asır geçmiş olacak. Elli insan yılı.

Voyager 1 ve ondan birkaç ay sonra fırlatılan ikizi Voyager 2 insanlığın hâlâ evrendeki en uzak izleri olarak, hedefledikleri uzay çalışmalarından fazlasını ifade etti. NASA'nın tanımladığı görevleri Güneş Sistemi'ni incelemekti ve hakikaten gezegenlere dair bildiklerimizi cisimleştiren, şekillendiren görüntüler yolladılar dünyaya. Düşününce bunu bir de cep telefonlarının milyonda bir belleğiyle yaptılar. Şimdi kim bilir hangi galaksileri geçerken keşke hâlâ görüntü yollayabiliyor olsa Voyager 1; bunu yapamıyor.

Voyager 1'in geçen hafta sosyal medya yörüngesine girmesinin bir nedeni de dünyanın tek bir pikselde göründüğü o meşhur fotoğrafının 14 Şubat 1990'a ait olmasıydı. Carl Sagan'ın dileğiyle tam bu tarihte Neptün'ün yörüngesindeyken dünyanın nasıl göründüğünü fotoğraflamıştı. Güneş Sistemi'ni terk etmeden önce son bir bakış. Sagan'ın “mavi silik nokta” teşbihi bu kareden doğmuştu:

“Dünya, uçsuz bucaksız kozmik arena içindeki ufak bir sahnedir. O generaller ve imparatorlar tarafından akıtılan kan nehirlerini düşünün. Tüm bu kanlar, bu kişiler bir anlığına bir noktanın ufacık bir zerresinin şan ve zafer içindeki efendileri olabilsin diye aktı. Bu pikselin bir köşesinde yaşayanların, onlardan ayırt dahi edilemeyecek diğer köşesinde yaptıkları sonsuz zalimlikleri düşünün. Yanlış anlaşılmaların sıklığını, birbirlerini öldürmeye ne kadar meraklı olduklarını ve öfkelerinin ne kadar hararetli olduğunu düşünün.”

2026'dan bakıldığında Voyager 1 ve 2'nin fırlatıldığı 1977 yılı bir yandan yakın, bir yandan ne uzak bir nokta. Nüfusunun bugüne göre neredeyse yarısı olduğu, insanlığın ağırlıkla kentlerde yaşamadığı, Sanayi Devrimi'nin başka bir evresi, teknolojik gelişmenin başka bir halkası. Yine eşitsizliğe, gelir adaletsizliğine rağmen emeğin örgütlenerek değişime yol açabildiği, öyle ya da böyle sosyal devletin tırpanlanmadığı, neoliberalizmin şaha kalkmaya hazırlandığı zamanlar.

Somut görevlerinin yanında Voyager 1'in taşıdığı, dünya dışı varlıklara bu gezegeni anlatmak üzere hazırlanmış Altın Plak da insanlığın evrenle teması üzerine felsefi düşünceyi hep gıdıkladı. Bu plağa yüklü sesler, görüntüler ve mesajlar, fazla beyaz, türcü, kolonyalist de bulunabilecek bir hümanizm kolajı gibi. Bugün kainatın başka varlıklarına insan denen canlının dünya gezegeninde kurduğu düzen hakkaniyetle nasıl anlatılır?

Voyager 1 üzerine yaratılan kurmaca dünya merkezli bir bakışın romantizmiyle, derin bir yalnızlıkla eşleştirilir. Soğuk Savaş uzay yarışının bir parçası olarak vidalarının sıkıldığı dünyayı unutmaya çok hazır, (erken de sigortalı olduğu için) mutlu bir emekli gibi davranıyor oysa Voyager 1. Bir süre bağlantıyı kesmişti, yeryüzü mühendislerinin gayretine keyfe keder sinyallerle cevap veriyor, çok uzaklardan gönlümüzü almak için hızlıca karalanmış kartpostallar atıyor. Sınırlarını bilemeyeceğimiz bir yalnızlıktan çok, sınırlarını tahayyül edemeyeceğimiz bir özgürlüğü yaşıyor.

Evrene dair bildiklerimiz 1977'den kat be kat fazlaysa da bu çağda sağ olanların asla bilemeyecekleriyle kainat, hâlâ gizemlerle dolu. NASA övecek halimiz yok, 1970'li yıllarla bugünü kıyaslarken nostaljinin hastalıklı yanı bir alarm düğmesi gibi duruyor.

Bu Bağlantılar'ı yazdıran şöyle bir fark var: Eğer yaşama taze bir merakla bakmaktan başkasını bilmeyen bir çocuk değilse, bugün evren dünya yetişkin halklarının çoğu için bir heyecan kırıntısı yaratmaya muktedir değil. Kriz zamanlarının toplumsal mühendisliğiyle üretilen distopyalar ihtiyaç duyulan bir düşman olarak dünya dışını iyi belletti. Diğer yandan yanına “milli” eklenmiş uzay çalışmaları ancak bu ilk sıfatla karın doyurabilenler için anlamlı; kutupları değişmiş dünyanın güncel siyasetinde atmosferin ötesi 1977'den daha doğrudan biçimde militarist bir savunma meselesi. Ve tabii sermayenin küresel imparatorluğu Mars'ı kolonileştirmekten ya da dünya yörüngesinde bir sanayi hattı kurmaktan sadece söz etmiyor, bunun için yatırım da yapıyor. Dünyanın yoksulları ve her gün daha da yoksullaşanları için uzay işçiliği o kadar sürprizsiz, o kadar makul bir ihtimal ki bugün. Başka bir ülkeye işçi olarak gidip iki yıl para biriktirip de dönmeyi hedeflemek gibi.

Evrene dair bildiklerimiz yüzünden değil, dünyaya dair bildiklerimiz böyle boğaz kanatmadan yutulamayacak hale geldiğinden, insanlık için evren bitti artık sanki. En fazla kıyametçi bir hazzın adresi. Hakikaten ne tür bir bilgi heyecanlandırabilir, insanca bir sevinç yaratabilir?

Geçen yüzyıldan bugüne en kemikleşmiş şey bu yabancılaşma olabilir. Kapitalizmin doğal sonucu olan ürettiğine, emeğine, hayatına yabancılaşma kıvam değiştirdi. Bunun sonucu bugün varlığıyla evren arasında iplik kalınlığında bağ kuramayan, kozmik bir yabancılaşmaya itilmiş dünya halkları oldu. Küçük bir uyduya sığacak sayıdaki zengin, ayrıcalıklı sınıf, insanlığın kalan çoğunluğu için dünyayı kainatın sürgün yerine döndürdü. Nerelerden, neden sürüldük, bunu da unutturdular.


© Evrensel