menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

O muhteşem ilk dünya kupası yazımız, neredesin?

21 0
10.06.2026

Her futbolseverin içinde saklı bir turnuva vardır. Takvimde hangi yıla denk geldiği, kupayı kimin kaldırdığı, gol krallığının kimde kaldığı, finalin kaç kaç bittiği önemlidir elbette. Ama o turnuvayı asıl büyük yapan şey istatistikler değildir. Evdeki televizyonun durduğu yer, maç saatine göre ayarlanan sofralar, okuldan eve koşarak gelmek, duvara asılan fikstür, bir türlü tamamlanamayan çıkartma albümü, mahalle maçında aynı golü defalarca denemek, spikerin sesini yıllar sonra bile kulakta duymaktır. Dünya Kupasının büyüsü biraz da buradadır: Futbolu izlediğimizi sanırız, oysa çoğu zaman kendi çocukluğumuzu izleriz.

İnsanın “en iyi dünya kupası” dediği turnuva, çoğunlukla futbol tarihinin nesnel ölçülerine göre seçilmez. O seçimde taktiksel kalite, kadro derinliği, organizasyon başarısı ya da maçların genel seviyesi ikinci planda kalır. Hafıza daha kaprisli, daha duygusal, daha kişisel çalışır. Bir kupayı unutulmaz kılan şey, o sırada kaç yaşında olduğumuzla, hayatın bize ne kadar büyük göründüğüyle, dünyanın henüz tam olarak açıklanabilir bir yer haline gelmemesiyle ilgilidir. Çocukken futbol, sonuçları olan bir oyun olmaktan öteye geçer. Renkler daha parlaktır, formalar daha güzeldir, uzak ülkeler daha gizemlidir, iyi oyuncular neredeyse masal kahramanı gibi görünür.

On bir yaş, futbolu sevmek için tuhaf biçimde kusursuz bir yaştır. Artık oyunu takip edecek kadar büyümüşsünüzdür. Ofsaytı tam olarak kavramasanız bile bir atağın neden heyecan verici olduğunu hissedersiniz. Bir oyuncunun topu alışındaki zarafeti, kalecinin kurtarışındaki olağanüstülüğü, tribündeki uğultunun başka bir dünyaya açılan kapı gibi oluşunu fark edersiniz. Fakat henüz futbolun arkasındaki para ilişkilerini, federasyon hesaplarını, yayın anlaşmalarını, siyasi gölgeleri, turnuvaların pazarlanma biçimini, yıldızların markaya dönüştürülmesini bütün ağırlığıyla bilmezsiniz. Bu yüzden bir futbol maçı, sadece futbol maçı olarak gelir size. 

O yaşlarda dört yıl da bugünkü gibi akıp giden kısa bir aralık değildir. İki Dünya Kupası arasında insan neredeyse bambaşka birine dönüşür. Birinde ilkokul çocuğusunuzdur, diğerinde ergenliğin kapısındasınızdır. Birinde oyuncuların isimlerini yanlış telaffuz edersiniz, diğerinde kadroları ezbere saymaya başlarsınız. Birinde babanızın ya da ağabeyinizin anlattıklarına inanırsınız, diğerinde onlarla tartışırsınız. Dünya Kupası bu yüzden çocuklukla büyüme arasındaki geçiş noktalarını işaretleyen büyük bir saat gibidir.

Her kuşağın kendi kupasına böyle bağlanması bundan kaynaklanır. 1970 Meksika’yı izleyenler Pelé’nin sarı formasını, 1982 İspanya’yı izleyenler Brezilya’nın yarım kalmış güzelliğini, 1986 Meksika’yı izleyenler Maradona’nın tek başına bir turnuvanın ruhunu değiştirmesini, 1990 İtalya’yı izleyenler turnuvaya eşlik eden şarkıların ve gece maçlarının yarattığı o hüzünlü atmosferi, 1998 Fransa’yı izleyenler Zidane’ın iki kafa vuruşunu, 2002’yi çocuk gözüyle yaşayanlar Türkiye’nin yarattığı heyecanı, uzak........

© Evrensel