Avrupa futbolunun yeni hanedanlığı artık Paris’te
Bazı finaller kupayı kazanan takımı yüceltir, bazıları onu sınar. PSG’nin Arsenal karşısında kazandığı Şampiyonlar Ligi finali ikinci türe daha yakındı. Geçen sezonki parlak, gürültülü, herkesi ikna eden zaferin ardından Paris ekibi bu kez aynı rahatlığı bulamadı. Sahada akışkan bir gösteri, rakibi ezen bir hücum dalgası, uzun süre unutulmayacak bir futbol şöleni yoktu. Onun yerine tedirginlik, sabır, sinir, fiziksel yorgunluk ve sonunda penaltı noktasına sıkışmış bir kader anı vardı.
Belki de PSG açısından bu kupayı değerli kılan tam olarak buydu. Çünkü büyük takımlar her zaman güzel oynayarak büyümez. Bazen oyunun bütün kanalları kapandığında, rakip seni kendi planının içine çektiğinde, maç giderek ağırlaştığında ve vücut artık zihnin istediği şeyleri yapamaz hâle geldiğinde de ayakta kalmak gerekir. PSG’nin bu finalde yaptığı şey biraz buydu. Kendi oyununu kusursuz biçimde sergileyemedi, ama dağılmadı. Hızını kaybetti, ama yönünü kaybetmedi. Erken yediği golün ardından paniğe teslim olmadı. Avrupa’nın en büyük gecesinde, çoğu takımın zihnini felç edecek bir senaryonun içinden geçerek kupaya ulaştı.
Finalin daha başında gelen Arsenal golü, maçın bütün duygusunu değiştirdi. Böyle gecelerde erken gol çoğu zaman bir taktik ayrıntıdan fazlasıdır. PSG için de öyle oldu. Paris ekibi henüz maça yerleşemeden geriye düştü ve bir anda Arsenal’ın tam istediği oyunun içine girdi.
Arsenal’ın planı açıktı. Topla büyümek, rakibi uzun süre baskı altında tutmak ya da finali kendi hücum zenginliği üzerinden kurmak istemiyordu. Daha çok bekleyen, alan kapatan, temas gücüyle oynayan, zaman zaman oyunu soğutan bir takım vardı sahada. Mikel Arteta’nın ekibi estetik bir final vadetmiyordu; kupaya giden en kısa yolu arıyordu. Bu da futbolda meşru bir yoldur. Her final açık oyunun, cesur baskının, yaratıcı hücumların sahnesi olmak zorunda değildir. Bazen final, alanları daraltmayı bilen takımın inadıyla şekillenir.
Ama Arsenal’ın sorunu da burada başladı. Savunma başarısı bir noktaya kadar takımı korur; sonra ona başka bir soru sorar. “Peki top sende kaldığında ne yapacaksın?” Arsenal bu soruya güçlü bir cevap veremedi. İlk golün ardından geriye yaslanmak anlaşılabilir bir tercihti, fakat maç uzadıkça bu tercih bir güvenlik alanı olmaktan çıkıp dar bir koridora dönüştü. Arsenal bu koridorda giderek daha az nefes aldı.
PSG’nin son yıllardaki dönüşümü tam da böyle maçlarda daha görünür hâle geliyor. Paris kulübü uzun süre Avrupa’da yıldızlarının gölgesinde yaşayan bir takım görüntüsü verdi. Büyük isimler, büyük maaşlar, büyük beklentiler vardı; ama bütün bu parlaklık bazen takım olma fikrini örtüyordu. Bu yeni PSG ise başka bir yere doğru ilerliyor. Daha az kişisel gösteriye, daha çok ortak harekete dayanan bir yapı var. Luis Enrique’nin etkisi burada belirleyici.
Bu finalde PSG kusursuz değildi. Hatta uzun süre hayli zorlandı. Kvaratskhelia’nın patlayıcılığı, Dembélé’nin tehdit gücü, Vitinha’nın oyunu yönlendirme becerisi sık sık Arsenal duvarına çarptı. Yine de Paris ekibi oyunun ipini tamamen bırakmadı. Golü bulamasa da sahada arayan taraf olmayı sürdürdü. Bu, önemli bir ayrıntı. Çünkü büyük finalde geriye düşen........
