menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

‘Ben size ölmeyi emrediyorum!’

28 0
21.03.2026

“Ben size ölmeyi emrediyorum!” Malum; bu müthiş emir, Çanakkale’de Mustafa Kemal’in hücuma hazırlanan erlere verdiği emirdir. Müthiş bir emir; fakat bu müthiş emre itaate gönülden hazır askerler de müthiştir. Ne böyle bir emri vermek, ne de böylesi kesin ölüm hükmündeki emre itaat her yiğidin harcıdır! İşte, Fatih Sultan Mehmed’in çağ atlatan muzafferiyeti kadar, Mustafa Kemal’in kan dondurucu emri ve askerin bu emre itaati de ülkenin kaderini değiştirmiş, hatta çizmiştir. Ben bu yazıyı, canlı olarak yaşamamış olmakla berber, adeta yaşamışım gibi, o günün ve o müthiş emrin etkisi altında yazıyorum. 

Bugünün Türkiye’sini emperyalist koşullar ve dayatmalarına uygun olarak yeniden şekillendirmeye çalışanlar bir nebze de olsa 18 Mart Çanakkale ve müteakiben yapılan Kurtuluş Destanı’nı lütfedip düşünmüş olsalardı günümüz koşullarında ülkeyi karartıcı senaryolara sürüklemezlerdi. Sanırım,  1915 yılında İstanbul Erkek Lisesi hiç mezun vermemiştir, çünkü tüm son sınıf öğrencileri savaşa gitmiş, dönemeyip, bu vatan uğruna Çanakkale’de mezun olmuşlardır! 200 kiloyu aşan bir mermiyi kaldıranlar bu vatan uğruna Çanakkale’de can vermişlerdir. Buna karşın, biz bugün ne yapıyoruz; İstiklal Marşı’mızı hiç utanmadan başka bir dilde, Arapça olarak, ufak beyinlere zehir aşılarcasına akıtıyoruz. Bu vahim olay, Türkçeye olduğu kadar böylesi müstevli emellerine kurban edilircesine çok büyük bir dil olan Arapça’ya da büyük bir hakarettir. Ülkemizin adını isabetle “Turkey ”den “Türkiye ”ye çevirmiş olmanın zıddına, İstiklal Marşı’nın bir başka dilde okutulması, ciddi olarak soruşturulması ve bir anayasal suç olarak ele alınması gerekmektedir.

İsrail-ABD el birliği ile Ortadoğu’nun altüst edilmesi, üçüncü paylaşım savaşına yol açarcasına, aslında ABD-Çin çatışması gibi gözükmektedir. Genellikle stratejiye dayalı böylesi uzun erimli çatışma ortamında iki farklı düşünce ve eylem zuhur edebilir. Bunlardan birincisi, hatta olayın başlatıcısı, güçlü tarafa dayanarak politik ve alan kazancına girilebilir; ikincisi ise, kıt aklınca puslu ortamdan yararlanarak, yandaş gördüğü güce güvenerek politik yandaşlık gösterisi altında çizilmiş çevresel projeyi kendi çıkarına yönelik uygulayabileceği zehabına kapılır. Açıktır ki, birinci halde öz çıkarını güden avantajlı olurken, fakat ikinci halde emperyalistin amacı sonucunda avantajlı çıkacağını düşünenler oyuna kurban gider.

Bir zamanlar belirli çevrelerde belki de kasıtlı olarak şöyle bir tez dolaştırılıyordu: Türkiye bu sınırlarda kalırsa küçülür ya da haritadan silinir, dolayısıyla Türkiye büyümeyi amaçlamalıdır. Bu savı desteklercesine bir de Kurtuluş Savaşı sonrası imzalanan Lozan’da “Misak-ı Milli” hudutlarına ulaşılmamıştı görüşü bu teze kuyruk yapılmıştı. Umuyorum, doğru değildir, ben yanılıyorumdur; ancak, maalesef, bu savı doğrularcasına şimdilerde de siyasi yönetimin Türk-Kürt-Arap üçgeni üzerine kurulması gibi söylentilere  alıştırılmaya çalışılmaktayız. Böyle bir şey olmaz demeyelim, zira emperyalistin aklındakiler için zaman kavramı yoktur, uygun zamanda hedefe gidilir. İnsan düşünmeden edemiyor: Ortadoğu eş başkanlığı ne demektir, bu ifadedeki “Ortadoğu” sözcüğünün tanımında ne vardır, bu tanımın açılımı nasıldır? “Büyük” sıfatı ile yapılmış Ortadoğu tanımında İsrail, İran, biraz kuşkulu olarak Mısır, ya da Katar, Kuveyt, hatta Sudi Arabistan vs. gibi geniş anlamda Ortadoğu mu kapsanmıştır; yoksa, belki de aldatıcı olarak kullanılmış olan bu tanıma aykırı da olsa, Türkiye ve çevredeki Kürt ve Arap halkları kapsanarak görece dar bir alanın düzenlenmesi yapılmış olup, ilgililere bu alanda düzenleyici görev mi tevdi edilmiştir. Bilindiği üzere, ABD resmen Lozan’ı kabul etmiş değildir, İsrail de Türkiye ve İran’ı dost olarak görmemektedir! Acaba malum proje, o zamanlardan bugünleri öngörerek bir İsrail-ABD projesi olabilir mi! İşte federasyon ve/veya konfederasyon ifadeleri yanında Türk-Kürt-Arap halklarının bir arada telaffuzuna alışırsak, Kurtuluş Savaşı sonucu olan cumhuriyetin kuruluşuna nazire olarak Ortadoğu politikasını da örtülü savaş olarak görüp, bu aldatmacayı halka yansıtıp, sınır genişlemesi ile 1923 zaferini gölgeleyecek daha geniş sınırlara ulaşma hayali umalım rüyalarımızı süslüyor olmasın! Zira politik karambolde ne halkların ne de görevli liderlerin hayali, gerçek olur, çünkü proje politik oyunda kendilerine rol verilmişlerin eseri değil, oyunu kendi amacına uygun kurgulayan başat gücün eseri yolunda ilerletilir.         

Çanakkale, ölüm emri, 200 kilodan ağır güllelerin topun ağzına sürülmesi gibi sahneler unutulacak gibi değildir. Ne var ki, askeri güçle ülkeye giremeyenler, Arminius Vamberi ya da Arabistanlı Lawrence gibi sahte İslam görüntülü ajanlarla girebildiler. Laikliğin olduğu kadar laiklik ilkesine karşı çıkanların da büyük amacını net olarak anlamalıyız. Çanakkale’de giremeyenler 1948 yılında Marshall yardımı ile girdiler; 1950’lerde ticari emperyalizmle girdiler; 1960’larda montaj emperyalizmiyle girdiler; 1980’lerde finansal emperyalizmle girdiler ve nihayet  günümüzde ise, neoliberal emperyalizmle girip, var-yok her şeyi sattırarak, yap-işlet-devret ve kamu-özel ortaklıkları ile iliklerimize öyle bağladılar ki, bu bağı torunların bile sökmesi epey kuşkuludur.

Her şeye rağmen, tüm değerli okurlara güzel bayramlar, sağlıklı ve mutlu günler diliyorum!  Güzel bayramlar yapabilmek, çocuklarımıza ve torunlarımıza güveneceğimiz eserler bırakabilmek için bu süreçleri iyi düşünmemiz gerektiğine inanıyorum.


© Evrensel