HZ. EBUBEKİR SIDDIK(R.anh)
Ümmül Hayır doğurduğu çocukların hiçbirinden “anne” sözü işitmeden toprağa vermenin acısını yüreğinde hissediyordu hep. Bu sefer yeni doğan çocuğunu yaşatmak adına Hacer’ül Esved’e karşı ince bir yakarışla; Allah'ım! O’nu ölümden atik eyle (azad et), onu bana bağışla diye dua eder içten içe. Atik sözü sihirli bir tılsım misali imdadına yetişmişti sanki. Hakeza bu kelime kendisine ilk defa “anneciğim” sözünü duymasına vesile olur da. O büyük yaşlara geldiğinde bile Atik olarak anıldı. Zaten onun çocukluğu da bir hoştu, öyle ki çocuk yaşta yetişmiş bir insan gibi davranıyordu. Bu yüzden arkadaşları onu Ebubekir künyesi ile andılar hep. Gençliği ise pazar pazar dolaşarak geçti, derken bu pazarlar sayesinde ticarette alması gereken yerini alır da.
Ta çocuk yaşta Muhammed b. Abdullah ile yakın bir arkadaşlık bağı kurmuştu. Belli ki; aralarında Kalu- bela’dan beri yazılmış bir bağ vardı. Diğer çocukluk arkadaşları arasında sadece samimi arkadaş olarak onu tercih etti hep, hatta zaman zaman ortaklaşa beraber ticarette yaptılar.
Cahiliye yaşantılarının hiçbirini yaşamamıştı, ne bir puta tapmış, ne de bir damla olsun ağzına içki almış, yani bir temiz bir hayat tarzına sahipti.
Baba ve anne karar verdi oğlunu evlendirmeye, zira evlenir de. Derken bu evlilikten Abdullah isminde çocuğu olur. İkinci evliliğinde ise ilerisinde Peygamber eşi olacak Aişe doğar.
Hira dağında oku emrini Peygamber dilinden dinleyince tereddütsüz iman etti, derhal dini tebliğ için işe koyulup; sırasıyla Osman b. Affan, Abdurrahman b. Avf, Bilal b. Ebi Rebah, Halid b. Said gibi daha nicelerin Müslüman olmasına vesile oldu.
Din uğruna işkence gören Bilal-i Habeş-i sahibinden satın alıp hürriyetine kavuşturan odur. Meğer annesinin doğduğunda ona Atik demesi boşa değilmiş. Çünkü Atik azad etmek demekti. Yani o her feryadı işittiğinde Atikliğin gereğini yapmaktan geri durmayan merhamet abidesiydi.
Allah Resulü Mescid-i Haram’da namaz kılarken boğazına doladıkları izharı görür görmez müdahale etmesinin akabinde onu sille tokat bayıltırlar, ama ilginçtir uyandığında ilk sözü: O’na bir şey oldu mu sorusu olmuştur. Bu söz dostun derdiyle dertlenmenin nasıl bir şey olduğunun bir göstergesidir. Anlaşılan O önce canan, sonra can diyebilecek bir karaktere sahip sadık bir dosttur. İşte zikredilen bu sadık sözler hemen etkisini gösterir de. Nitekim Allah Resulü’ne ölümüne derin sevginin varlığını sezen annesi onun sadık duruşu karşısında Müslüman olur da. Derken ayılır ayılmaz hemen annesinin Müslüman olduğunu huzurda Habibullah’a bildirmenin heyecanını paylaşacaktır.
Allah Resulü Miraç’a seyrüsefer eylediğini anlattığın da, müşrikler derhal Ebubekir’e koştular;
-Ya Ebubekir! Senin arkadaşın bir gecede Mekke’den Mescidi Aksa’ya, oradan göklere çıktığını, yeniden buraya döndüğünü söylüyor.
Ebubekir hiç düşünmeden:
-O ne diyorsa doğrudur. Yani; “Saddak” der
Bundan böyle onun bu teslimiyet örneğinden dolayı Allah Resulü tarafından ona Ebubekir Sıddık denilecektir. O artık bundan böyle sahabe arasında Sıddıkıyet makamında tek örnektir. Öyle ki; ashabın arasında Allah Resulüne mağara arkadaşı olma şerefi de ona nasip olur. Böylece kişi sevdiği ile beraberdir hükmün ilk seçilmişliği böyle tescillenmiş olur.
İki can yoldaş Hicret için yola koyulmuş, üç gün mağarada beraber baş başa kalıp Medine'ye yol alacakları sırada bir atlı süvarinin arkadan yetişeceği sırada ani bir refleksle Allah Resulünü uyarma ve haber verme şerefi de yine ona ait bir zişan olarak kalır. Netice malum; Süraka atı ile birlikte kumlara üç kez gömülüp amacına ulaşamayacaktır.
Mekke de kızı Aişeyi nişanlayıp Medine de nikâhının kıyıldığını tatma şerefi de ona ait bir duygu seli.
Bedir savaşı sonrası esirlerin öldürülmesi gerektiğini söyleyen arkadaşlarının tam tersine, onlardan fidye alınması fikrini dahiyanece ortaya koyup tasdikini sağlayan ilk diplomat tavrı da ona has bir meziyet.
Allah'ın Resulü vefatına yakın hastalığından dolayı mescide gidemez olmuştu, yerine Ebubekir kıldırsın emri gereği hastalık süresince on yedi vakit namaz kıldırma şerefi de ona has bir zişan.
Habib-i Huda'nın vefatıyla ‘Her nefis ölümü tadacaktır’ hükmünden hareketle sadece; Allah........
