menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

HAZRETİ ÖMER’ŨL FÂRUK

321 0
03.04.2026

Düşünün ki, kız çocuğunun horlandığı bir cahiliye toplumda;

-“Müjde! Müjde! Ey Hattab! Bir oğlun oldu” diye haykırılan bir haber, elbette ki o toplumun bir anda sevinç çığlığı atması hiçte anormal karşılanmayacaktır. Üstelik doğan çocuk ilerisinde Allah Resulü (s.a.v)’in vefatıyla birlikte Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’dan sonra ikinci halife olarak adaletiyle adından söz ettirecek olan Hz. Ömer (r.anh)’dan başkası değildir elbet. Hani her doğan cinsine çeker ya, aynen öyle de babasının sert mizacı oğluna da sirayet eder. Nitekim delikanlı çağlarında arkadaşlarıyla her defasında güreştiğinde rakiplerini alt edişinin yanı sıra aynı zamanda sert mizacı yönüyle de dikkatleri üzerine çeker.

O çocuk yaşta çobanlık yapmaktan da geri durmaz. Bu arada Allah Resulü (s.a.v)’in çobanlık yaptığını göz önüne aldığımızda, Hz. Ömer (r.anh)’ının da her çoban sürüsünden mesuldür düsturunca mutabaat edip Hz. Ebu Bekir Sıddık (r.a)’dan sonra Müslümanların ikinci baş çoban halifesi olması gayet tabiidir.

Evet, kim derdi ki, İslam’ın doğuşunda iman edenler arasında kırkıncı sırada Müslümanlıkla şereflenen Hz. Ömer (r.anh), Allah Resulünün ahirete irtihalinden sonra bir gün gelecek müminlerin ikinci halifesi olarak şereflenecek. Hele ki, onun Müslüman olmadan önceki yıllarda ki konumuna baktığımızda, hatta Mekke’de İslam dininin yayılışını durdurmak için kendi kendine görev üstlenişini göz önüne aldığımızda, gerçekten de bu yolda kimin önce, kimin sonra Müslüman oluşundan ziyade ilerisinde kimin İslam’a hizmetkâr çoban olacağı çok daha önemli bir husus olarak karşımıza çıkar. Öyle ya, cahiliye çağında müşriklerin Darünnedva’da yaptıkları toplantıda “Muhammed öldürülsün” yönünde aldıkları karar gereği bu işi üstlenecek hiç kimseden bir ses çıkmazken bir bakıyorsun bu iş için öne atılıp üstlenecek ismin sadece ‘Ömer’ olduğunu görüyoruz. Ve kılıcını kuşanıp Allah Resulünü öldürmek için yola koyulduğunda etraftan onu öfkeli halde görenler;

-“Ey Ömer! Nedir senin böyle öfke dolu telaş halin? Hele bir dur, sen hıncını başka yerlerde çıkartacağına, sen önce kızını ve kocasını hizaya getirsen çok daha iyi olur…” uyarısıyla karşılaşır.

Tabii bu sözler bir anda zülfüyârına dokunup hemen yönünü kızının evine doğru çevirir. Derken gözü dönmüş patlamaya hazır volkan bir şekilde hızla hıncahınç evin kapısının eşiğine geldiğinde içeriden gelen sese kulak verir. Merak bu ya, hemen kapıyı açıp kızı ve damadını Taha süresini okur halde gördüğünde her ikisini de sille tokat yere seriverir. Ancak, o an kendi iç dünyasında nasıl bir dalgalanma yaşıyorsa bu kez “O elinizde okuduğunuz neydi” sorusunu yöneltip işin rengi bir anda değişiverir. Öyle ki, beyninde şimşekler çakıp akabinde o da ayetleri okumaya başlar. Okudukça da gönlü yumuşayıp yaptıklarından pişmanlık duyar. Ve soluğu derhal Allah Resulünün yanında alır. Huzura vardığında Ömer’in ağzından dökülen ilk cümle “kelime-i şehadet” olup Müslümanlar üzerinde bayram havası estirir. Hem nasıl bayram havası estirmesin ki, baksanıza kendisi Müslüman olana dek gizli gizli kılınan namazlar, O’nun Müslümanlığı kabul etmesiyle birlikte bizatihi kendi girişimleriyle artık bundan böyle namazlar Mescid-i Haramda alenen kılınmaya başlar bile. Hatta zulüm ve baskıların ardı ardına kesilmediği günlerde Allah-ü Teâlâ’nın hicret iznini bildiren ayetler nüzul olduğunda müşriklerin yüzüne karşı en ufak tereddüt etmeksizin şöyle meydan okur:

-Ey Ahali! Şunu iyi bilesiniz ki; Yesrib’e hicret ediyorum. Her kim ki; karısını dul, çocuğunu yetim bırakmak pahasına benimle birlikte hicret etmek istiyorsa yarından tezi yok derhal Akik vadisine gelsin.

Ne diyelim, Ömer bu ya, hele kafasına bir şey takmaya görsün, bilindiği üzere İslam’ın yayılış yıllarında da Bedir zaferinin akabinde esirler hakkında verilecek hüküm için hemen Resulullah (s.a.v)’e şöyle görüş bildirmiştir:

-Ya Resulullah! Emir buyurun hemen boyunlarını vurayım.

Tabii Hz. Ömer (r.a)’ın gözü kara bu çıkışının tam aksine asıl Ebu Bekir-i Sıddık (r.a)’ın esirler hakkında kurtuluş akçesi alınması yönünde beyan ettiği görüş kabul görecektir. Böylece tarihin sayfaları Yüce Allah’ın, Ömer kulunun üzerinde celal sıfatının tezahürünü, Ebu Bekir kulunun üzerinde ise cemal sıfatının tezahür ettiğinin, yani bir başka ifadeyle iki ayrı ruh iklimine haiz ikilinin notunu düşmüş olacaktır.

Hakeza Hz. Ömer (r.a) cahiliye döneminde şarap içenlerden biri olmasına rağmen, malum O’nun Müslüman olmasıyla birlikte içki yasağı hususundaki ısrarlı tutumu karşısında, Allah Resulü (s.a.v) bu konuda ayet gelmediği için sessiz kalmayı yeğler. Ta ki içki ile alakalı ilk ayet nüzul olup ancak o zaman Habib-i Ekrem (s.a.v) ashabına vahy olunan ayetin hükmünü şöyle bildirir:

-Sana içki ve kumarın hükmünü soruyorlar. De ki ikisinde de büyük günah ve insanlar için bir takım faydalar vardır. Fakat ikisinin günahı da faydasından büyüktür.” (Bakara, 219) 

Ancak Allah Resulünün ashabına okuduğu bu ayet-i celileden hareketle günah varmış deyip bırakanlar olduğu gibi, faydası varmış deyip içenler oldu. Dolayısıyla bu demektir ki yeni bir hüküm gelinceye kadar yine şarap içilecek, kumar oynanacaktı. Nitekim Abdurrahman b. Avf verdiği yemek davetinin ardından kılınan namazda içkinin sarhoş edici etkisiyle Kâfirûn süresinde geçen “…putlara ibadet etmem’’ ayet mealinin ibaresini “…ibadet ederiz’’ şeklinde okuması üzerine cemaat içerisinde bilhassa Hz. Ömer (r.a)’ı rahatsız eder bir durum oluşturur ki, hemen soluğu Allah Resulünün yanında alır. Derken beklenen vahiy sıcağı sıcağına nüzul olduğunda Allah-ü Teâlâ bu hususta;

-''Ey iman edenler sarhoş iken namaza yaklaşmayın’’ (Nisa, 43) ayetini vahy eyler. Ancak nüzul olan bu ikinci ayetle de canı isteyenlerin namaz dışında içki........

© Enpolitik