menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

NATO’da Türkiye: Yük taşıyan müttefikten eşit ortaklığa

23 0
06.07.2026

NATO Türkiye için önemlidir; ancak Türkiye de NATO için vazgeçilmezdir. Yeni dönemde kurulması gereken ilişki, bu iki gerçeğin aynı anda kabul edildiği eşit ve karşılıklı bir ortaklık mimarisi olmak zorundadır...

Türkiye’nin NATO ile ilişkisi uzun yıllardır iki uç yaklaşımın gölgesinde tartışılıyor. Bir tarafta NATO’yu Türkiye’nin bütün güvenlik sorunlarının teminatı olarak gören sorgusuz bir bağlılık anlayışı, diğer tarafta ise onu bütün sorunların kaynağı sayan keskin bir karşıtlık bakışı.

Oysa devlet yönetimi, bu iki düşünsel konfor alanından daha karmaşık bir zeminde gerçekleşir.

Devletler dünyayı olmasını istedikleri biçimiyle değil, olduğu haliyle değerlendirmek zorundadır. Coğrafyayı değiştiremez, Tarihi silemez, Komşularını seçemezler.

Güvenlik politikaları da güncel açıklamalara veya ideolojik yakınlıklara göre kurulamaz. Devlet, karşısındaki güçlerin tarihsel davranışlarını, kapasitelerini ve fırsat doğduğunda ne yapabileceklerini hesaplamak zorundadır.

Türkiye’nin NATO üyeliğine de bu gerçeklik içinde bakmak gerekir.

Bugün Türkiye’de ciddi siyasal aktörlerin ana tartışması NATO’da kalmak ya da çıkmak değildir. Tartışılması gereken mesele şudur: Türkiye, NATO içinde tarihsel ağırlığına, askerî kapasitesine, coğrafi önemine ve üstlendiği risklere uygun bir karşılık görüyor mu?

Bana göre Türkiye’nin NATO meselesi bir üyelik sorunu değil, ilişkinin niteliği sorunudur.

İttifak kuramı Sevgi Üzerine kurulmaz, kurgulanmaz

Türkiye’nin NATO üyeliğini yalnızca bir Batılılaşma tercihi olarak okumak tarihsel gerçekliği eksik bırakır.

Türkiye, İkinci Dünya Savaşı sonrasında son derece sert bir güvenlik ortamıyla karşı karşıya kalmıştı. Sovyetler Birliği’nin Boğazlar üzerindeki talepleri, doğu sınırlarına yönelik baskılar ve Avrupa’daki güç dengesinin değişmesi Ankara’yı yeni bir güvenlik mimarisi aramaya yöneltti. Türkiye NATO’ya romantik bir ideolojik hayranlıkla değil, reel bir güvenlik ihtiyacı nedeniyle girdi.

Bugün dünya elbette 1952’nin dünyası değil. Sovyetler Birliği yok. Ancak devletler arasındaki güç mücadelesi, tarihsel rekabetler ve nüfuz alanı arayışları ortadan kalkmış değil. Rusya’nın Ukrayna’ya karşı yürüttüğü savaş bunun en açık örneklerinden biridir.

Buradan çıkarılması gereken sonuç, “NATO üyesi olmayan her ülke saldırıya uğrar” gibi basit bir önerme değildir. Ancak Ukrayna örneği, uluslararası ilişkilerde güvenlik garantileri ile iyi niyet beyanları arasındaki farkı göstermiştir.

Rusya, NATO üyesi ülkelere yönelik davranışı ile ittifakın güvenlik şemsiyesi dışında kalan ülkelere yönelik davranışı arasında farklı bir maliyet hesabı yapmak zorundadır.

Devlet yönetiminde caydırıcılık tam olarak budur: Rakibinizin sizi sevmesini sağlamak değil, size yönelik bir hareketin maliyetini yükseltmek.

Türkiye’nin bulunduğu coğrafyada bu gerçekliği görmezden gelmek mümkün değildir. Rusya ile ilişkilerimiz önemlidir ancak Türk-Rus rekabeti NATO’dan çok daha eskidir. İran önemli bir komşumuzdur ancak Osmanlı-İran rekabetinin tarihi de yüzyıllarca öncesine uzanır. Ege ve Doğu Akdeniz’de yaşadığımız sorunlar da NATO tarafından üretilmiş değildir.

Bu nedenle güvenlik politikamızı oluştururken şu soruyu sormamız gerekir: NATO’nun sorunlarından kurtulmak mümkün olabilir; fakat tarihin ve coğrafyanın ürettiği sorunlardan nasıl çıkacağız?

Savunma Kapasitesi Bir Lütuf Değildir

Bölgesel krizler ve füze tehditleri ortaya çıktığında NATO savunma........

© Elips Haber