TÜRK SANAT PİYASASINDA ELEŞTİRİNİN ÖLÜMÜ
Çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği sanat galerisinin kapısından içeri adımınızı attığınızda sahne aşağı yukarı hep aynıdır: Günün modasına uygun ve şık giyimli insanlar, hafif bir müzik, tokuşturulan şarap kadehleri ve duvarda asılı duran, ne olduğu belirsiz soyut bir nesne. Bu nesnenin önünde duran kitle ise fısıldaşarak nesnenin “Derin felsefi bağlamından” bahsetmektedir. Peki, dürüst olalım: Eğer o galeride, çoğu kimsenin anlamadığı o işin önünde kimse kadeh tokuşturmasaydı ve yanına felsefi jargona boğulmuş bir metin iliştirilmeseydi, o nesne gerçekten bir şaheser mi olacaktı, yoksa sadece toplanmamış bir yığıntı mı? Günümüz Türkiye görsel sanat piyasasında hiç kimsenin sormaya cesaret edemediği soru tam olarak budur. Çünkü bu ve benzer soruları bir eleştiri dili ve merkezinden sormak, tıkır tıkır işleyen devasa bir çarkın tekerine çomak sokulması demektir.
Son on yıla dönüp baktığımızda, sanat dergilerinde, gazetelerde ya da dijital platformlarda “Gerçek anlamda sanatçı eleştirisi” görebilen var mı? Yanıt ne yazık ki hayır dersek haksızlık olur, çok az demek daha uygundur. Bugün çağdaş sanat ve çağdaş eleştiri adı altında yapılan eleştirilerin çoğunda eleştiriyle uzaktan yakından bir bağı kalmamıştır. Karşımızdaki manzara; eleştirinin estetik normlarını tamamen yitirerek, galerici ve sanatçı odaklı bir övgü ekonomisine ve ambalajlı bir pazarlama faaliyetine dönüşmesidir. Ortada mevcut eleştiri sistemi üzerinden sanatın, sanatçının ve eleştirinin niteliği üzerinde konuşulması gerekir.
Çağdaş Sanatın Koruyucu Zırhı ve Söylem Enflasyonu
Çağdaş sanatın görsel sanatların plastik kalıplarını ve teknik hiyerarşilerini yıkarak sanatı mutlak bir özgürlük alanına taşıması sanat ve insanlık tarihi için son derece yaşamsaldır. Disiplinlerarası sınırları esneten, toplumsal ve felsefi krizleri masaya yatıran çağdaş sanat, statükoyu sarsıcı bir entelektüel misyona sahiptir. Ancak Türkiye gibi sanat piyasasının hacimsel olarak oldukça sığ, kurumsal olarak derinlikten yoksun olduğu bir ülkede çağdaş sanatın sınırsız özgürlüğünün, bir taraftan eleştiri fonksiyonunu yerine getirmeye çalışırken, diğer taraftan ağırlıklı olarak eleştiriyi niteliksizliğin ve kavramsal boşluğun gizlendiği elverişli bir paravan haline getirdiği düşüncesindeyim.
Ortada nesnel olarak tartılabilecek plastik veya teknik standart yetersizliği sonucunda; eleştirmenin değerlendirmesini yapabileceği zemin de buharlaşır. İşte tam bu boşlukta, eli kalem tutanlarca övgüye dayalı farklı eleştiri olmayan bir “çağdaş eleştiri” biçimi peydahlanır. Yazarlar(eleştirmenler değil) yapıtın kendisiyle hesaplaşmayı bırakıp eserin arkasına sığınılan kuramsal jargona methiyeler düzmeye başlarlar. Post-dijital gerçeklik, mekânın hafızası, rizomatik diyaloglar gibi dönemsel olarak moda olan felsefi kavramlar metne boca edilir. Eser ne kadar zayıf, ne kadar estetikten yoksun olursa olsun, üzerine giydirilen bu büyük kavramsal........
