HAKSIZ TARAFIMIZ DA OLSA HAKSIZDIR
İnsanoğlu, çoğu zaman hakikatin değil, aidiyetinin yanında durur.
Kendi milletinden, kabilesinden, mezhebinden, cemaatinden, siyasi görüşünden veya yakın çevresinden biri yanlış yaptığında o yanlışı doğrulamak, örtmek veya meşrulaştırmak için bin türlü mazeret üretir; karşı taraftan biri aynı yanlışı yaptığında ise en ağır hakaretleri etmekten, hükümleri vermekten veya lanet okumaktan çekinmez. Oysa adalet, insanın yalnızca karşısındakine uyguladığı bir ölçü değil, gerektiğinde kendi aleyhine de işletebildiği bir iman mihengi, vicdan imtihanı ve insanlık duruşudur.
İslam'ın bu konudaki ölçüsü son derece açıktır. Nisa Suresinin 135. ayetinde Allah celle celalluhu, “Müminlere kendilerinin, anne babalarının ve yakınlarının aleyhine bile olsa adaleti ayakta tutmalarını” emreder. Maide suresinin 8. ayetinde ise “Bir topluluğa duyulan kinin insanı adaletsizliğe sürüklememesi” gerektiğini bildirir.
Demek ki ne yakınlık sevgisi ne de düşmanlık duygusu, hakkın ölçüsünü değiştirebilir.
Siyahiymiş Beyaz renkmiş,
A camiadanmış B cemaattenmiş…
Hakkın nazarında hak haksızlık, doğru yanlış, beğenme beğenmeme ölçüsü olmamalıdır, olamaz da.
Yapan kim olursa olsun yaptığı hak veya haksızlık, adalet veya zulüm noktasında neye tekabül ediyor?
Ona bakılmalı, ona göre hareket edilmelidir.
Bu ilkenin çarpıcı örneklerinden biri, Benî Ubeyrık hadisesidir. Anlatıldığı üzere, bir hırsızlık........
