menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

New York'ta Bir Gece

3 0
saturday

1912 târihli The New Age dergisinde yayımlanan «Patria Mia» başlıklı makâle serisinde “New York dünyânın en güzel şehri mi?” diye sorar şâir Ezra Pound okuyucusuna.

Ve bu subjektif suâli, Buna çok yakın. Hiçbir şehrin gecesi oradaki geceye benzemez... Alevden kareler, gökyüzüne yerleştirilmiş ve oyulmuş.

İşte şiirimiz, çünkü yıldızları kendi irâdemize boyun eğdirdik, diye cevâplandırır.

Gazeteci-yazar Tom Wolfe'un “beş dakîkada beş yılda olduğu kadar âit olursunuz,” diye tâbir ettiği New York, kasvetli bir otel odasında nehir gibi boşa akan dakîkaların ardından sevdiğim dostum Arad'la beni çağırıyordu parıltılı caddelerine...

Hakîkaten de hiçbir şehrin gecesine benzemeyen 2012'nin Ekim sonlarında yıldızsız bir gecede, Nova Scotia'nın kış aylarında insanı nefessiz bırakan o zemherî soğuğu Manhattan'ın semâlarını kuşattığı vakit, fırtınanın zulmetine dayanamayıp sokağa çıktık.

Kulakları sağır edercesine inleyen rüzgârın sesi o kadar kuvvetliydi ki sanki ölülerin rûhları uğulduyordu.

Şehrin gösterişli semtlerinin parklarına henüz dikildiği belli olan köklerinden sökülmüş bodur ağaçlar, kim bilir hangi kenar mahâlleden kopup buralara kadar savrulmuş boş saksılar, havada belli belirsiz uçan dallar, yapraklar, gazete sayfaları, çöp konteynerlerinin çevresinde birikmiş karton koliler ve büyük köpük parçaları, göze görünmeyen bir hortum kütlesine kapılmışçasına uçuşuyordu sağa sola...

Her yer, her yerdeydi.

Kapitalizmin yıkılmaz gibi görünen bu en şâşâdâr kalesinde rengârenk tabelalar, afişler, insanı ezen devâsâ büyüklükteki reklam panoları, trafik lâmbaları, elektrik direkleri birer beşik gibi sallanıyor; civârdaki Londra çınarlarının, akasyaların, akçaağaçların gövdeleri çatırdıyordu.

Ortalık buz kesmiş, yarımada teslîm olmuştu apansız rüzgâra...

Ne de olsa Stefan Zweig «Günlükler» (Tagebücher)'inde New York insanı taştan buzdağlarıyla karşılar, gürültüsünü insanın yüzüne utkuyla çarpar, tasvîrini yapmamıştı boşu boşuna…

O dar sokaklarda olmayı özleyerek dünyânın dört bir yanından gelip şehrin caddelerini lebâleb dolduran ve yarımadaya tutku veren kalabalıklar, Çin mahâllesinden göğe yükselirken insanın genzini yakan Asya baharatlarının kesif rayihâsı, cadde köşesinde Michael Jackson'ın ikonik Thriller dansını taklîd ederek tek bir çeyreklik kazanmaya gayret eden sokak dansçıları, teneke varillerden taşan alevlerle ısınmaya çalışan âdembaba kılıklı bîçâreler, en az Manhattan kadar meşhûr olup şehrin maskotu hâline gelen ve elinde gitarı, başında kovboy şapkası, diz hizâsında çizmeleri, altında «Naked Cowboy» (Çıplak Kovboy) yazılı kiloduyla şarkı söyleyen genç adam, tıkabasa dolan otobüslerle Harlem’e doğru yola koyulmuş mâvi yakalılar, güneşi görür görmez kendini Central Park'ın çimlerine atanlar, hayranlarının çığlıklarına gülerek karşılık veren Ricky Martin…

Kalın bir camın arkasından akvaryuma bakar gibi sokaklarında –çok değil bir gün evvel– tanık olduğumuz tüm bu enstantaneler hiç yaşanmamış gibiydi.

Sanki her yanı yakıp yıkan Roma orduları şehre girmiş, tüm âhâlisini sürgüne yollamış, biz ise bir Pagan tapınağının sığınağında saklanmayı başardığımız için sağ kalmıştık.

Öylesine bomboştu şehrin o gepgeniş, tantanalı, Hollywood filmlerine sahne olan sokakları…

“İnsanı çağıran”; ancak New yorker'lılığıyla mârûf yazar Fran Lebowitz'in nüktesiyle “hayâtını idâme ettirmeye yetecek parası olmayan sekiz milyon kişinin mûcizevî biçimde yaşamayı başardığı” Manhattan'ın her biri diğerinden yüksek, sıkıca birbirine yığılmış, muazzam ağırlığı hissedilen o görkemli binâlarının ışıltısı cadde kenarlarındaki su birikintilerinde beliriyordu.

Zümrüt yeşili, turuncu, gülkurusu ve limonküfünün neredeyse her tonunun hâkim olduğu şehrin o capcanlı silüetinin içinde –sanki Kurosawa'nın Dreams filminde bir güzel sanatlar talebesinin Van Gogh'un tablolarının içinde dolaşıp ressamı araması gibi– kaybolmaya karar verdik berâber ve koyulduk yollara.

Önümüzde rüyâlar diyârı gibi açılan şehri tatlı bir yalnızlık içinde kucaklıyorduk.

Yedinci caddeden çıkarak kentin en cafcaflı ve sükse yapmış mahâllelerine gitmek yerine, bu muhîtin arka sokaklarını keşfetmek istedik.

Birkaç cadde geçip bir-iki fotoğraf karesi yakaladıktan ve bu tuhâf yalnızlığımızı bir az olsun neşelendirmeye çalıştıktan sonra, ânsızın, karşı kaldırımda üzerinde «Russian Samovar: Piano – Bar» yazan bir tabela gözüme ilişti.

İçeriden müzik sesleri geliyor, sessizliği yırtan kahkahalar yankılanıyordu.

Ufukta heyecân verici bir kültürel harmanı keşfetme şansı belirmiş gibiydi.

Evvelâ Russian ve piano sözcükleri canlandı zihnimde.

Rus-Çigan müziğinin o diaspora kokan hüzünlü ezgileri geldi hatırıma. Çingene müziğinin usta isimlerinden oluşan müzik arşivimi hatırladım.

Kemanın dört teliyle şâhâneler yaratan Aleksey Dimitrievich, sololarıyla meşhûr Yoska Nemeth, sâhip olduğu nâdir ve olağanüstü sesle insan rûhunun derinliklerine temâs eden ve çigan müziği sevenlere kısa; ancak acı bir tat bırakan şarkılarıyla Lida Goulesco, 1968 Paris'inin müzik stüdyolarında sergilediği canlı performansıyla o vakitler çigan müziğine egzotik bir ilgiyle bakan Fransızları kendine hayrân bırakan Valia Dimitrievitch...

Peki ya sözcüklere ustaca hükmeden kadife sesli müzisyen ve şâir Bulat Okudzhava?

Gitarıyla seslendirdiği her bir şiiri çam kokulu tayga ormanlarının kokusuna hasret duyan 70'ler kuşağının âdetâ marşı hâline gelen ve vefâtı, Ruslar tarafından “telâfi edilemez” görülen Yuri Vizbor...

Ya romanlar? Puşkin, Tolstoy, Dostoyevski...

Peki operanın baştan çıkarıcılığına karşın, bir senfoniyi, bir sonatı ya da bir quarteti çok daha büyük bir zevkle yazdığını söyleyen Çaykovski?

Tek plânda Hermitage Müzesi'nin koridorlarında insanı sihirli bir târih yolculuğuna çıkaran Russian Ark'ın rejisörü Aleksandr Sokurov'un hayâl gücü, beyaz perdede âdetâ hiç bitmeyen bir şiiri anlatan Tarkovski'nin sinema dili?

«Bar» deniyorsa şâyet, fıçılarda bekletilen Rus votkaları, yâni el yapımı nalivkalar?

Mevzûbahis mutfaksa, kemik suyunda pişirilmiş enfes bir Borş çorbası, sığır etinden yapılma harçla doldurulmuş, kırmızı şarap sirkesi ve tereyağı ile servis edilmiş lezzetli bir Rus mantısı, ballı bir Medovik pastasının kokuları insanın damak hâfızasında nasıl tasavvur etmez?

O hâlde samovar da neyin nesiydi?

Sanki hissetmiş gibi ufak adımlarla, su birikintilerine basa basa, şehrin in-cin top atarcasına boşalmış caddelerinden birinde sağa sola bakmaya gerek dahi duymadan yolun karşısına geçtik.

Mekânın ahşâp kapısını iter itmez insanın yüzüne vuran parfüm kokuları, coşkulu kahkahalar, enstrümanlardan dökülen melodilerin görünmeyen notaları, içerinin sıcak havası, onca şamata ve kapının üzerindeki o ufak çanın tınlaması büyülüyordu insanı...

Cümle aydınlığı yutmuş olan azgın kasırga cıvıl cıvıl bir bahara vedâ etmek için sabırsızlanan Manhattan'ın göğünü âdetâ kapıyı ânsızın çalan dâvetsiz bir misâfir gibi kuşattığında, «Russian Samovar»'ın çatısı altında toplanmış iki yüz küsûr kişi, şehirde hâlen yaşamakta olan capcanlı bir hayâtın varlığını isbât edercesine eğleniyordu.

Mekânın iç ve dış ışıklandırmasında kırmızının her tonu hâkimdi.

Bilhâssa şarap kırmızısı...

Püsküllü avîzelerden yayılan şarabî ışık huzmesi göz kamaştırıyor; mekânın masalarında duran mum ışığı ile sağladığı ahenk, loş ve romantik bir atmosferin oluşmasına fırsat tanıyordu.

Sağ tarafta eski tarz ağır ahşap taburelerin eşlik ettiği, rengârenk içki şişeleriyle kaplanmış, duvara gömülü bar rafının etrâfını geniş bir tezgâh kaplarken, sol yanda mermerden yapılma şık masalar ve masaların sol tarafına Rus kültürüne dâir rengârenk tablolarla örülü duvarla bitişik hâlde konumlandırılmış –duyduğuma göre 1986 senesinde Rus oyuncu, yazar ve girişimci Roman Kaplan tarafından mülkü satın alınmadan evvel, Frank Sinatra'nın ve The Rat Pack grup üyelerinin uğrak yeri olup Jilly's Canteen adıyla bilinen zamandan kalma– orijinal, kırmızı deri, Chester stili bar banketleri dikkati çekiyordu hemen.

Bar tezgâhının en köşesinde koskoca bir semâver duruyordu. Bir ânlığını mekân ile ilgisini düşündüğümü hatırlıyorum. Bunu o dakîkada idrâk etmeye çalışmadan diğer olup bitenlere odaklanmaya karâr verdim; lâkin gecenin sonunda orada duran semâverin ne anlama geldiğini anlayacaktım.

Mekânın arka kısmında çok da ihtişamlı olmayan, lezîz Rus yemeklerinin tadıldığı, hıncahınç dolu bir restoran vardı.

Orta kısımda üç ayaklı parlak beyaz bir Steinway marka piyanonun başında oturan piyanist şarkıcı Dorogoy Dlinnoyu, ona ayakta kemanıyla refâkât eden Valeriy Zhmud ve gitarist Sergey Pobedinski'den müteşekkil «Gypsy Fun Trio» grubu, kendilerinden geçercesine, Serdtse Na Snyegu, Gari Gari, vaktiyle Esin Engin orkestrası tarafından da icrâ edilmiş Boublitchky vb. gibi meşhûr Rus-Çingene şarkılarının o âniden yükselen tempolu, atonal ezgili; lâkin temelde içinde keder barındıran ritmi ile birden coşkulu bir havaya sokarlarken mekânı, La Châle Bleu, Za Tsiganskoy Zvezdoy'un acıklı melodileriyle de hüzünlendiriyorlardı.

Kimileri avuçlarını vura vura hayâtın rutininden sıyrıldıkları bu yegâne ânlarla yekvücûd olurken, bâzıları ya kahkahalı bir sohbet meclîsine çevirdikleri masalarında melodilere inceden kulak kabartıyor ya da Rus mutfağını, lezzet ve nefâset cihetinden muhakkak ki dünyânın önde gelenlerinden, şeklinde târif eden yazar Mahmut Baler'i haklı çıkarırcasına, kremalı dana etlerini, pelmenilerini, piroşkilerini, pancar çorbalarını, lor peynirli kreplerini tadarak atmosferin parçası hâline geliyorlardı.

Kim bilir kaç kişi, bir ân bile olsa şuranın kapısından içeriye dahi bakmadan önünden geçip, hayâtın o çılgın ritmine kendini kaptırıyor ve aslında hayatın ta kendisini ıskalıyordu?

Sanki her ân bir köşeden asker yeşili hâkim yaka kosovorotkasıyla Yul Brynner çıkacakmış da Karamazov Kardeşler'de Grushenka rolünü canlandıran Maria Schell'in o salaş mekânda icrâ ettiği çigan danslarını hayranlıkla izlediği sahneler yeniden yaşanacakmış gibiydi.

New York Magazine yazarı Paul O'Donnell'a “Rus ve Amerikalıların, yaratıcı insanların bir araya gelebileceği bir yer istediğini söyleyen” işletme sâhibi Roman Kaplan'ın Rus kültürü ile karakterize ederek ihyâ ettiği ve 2021'deki ölümünden evvel öbür aile mensûblarına mîrâs bıraktığı mekân, paha biçilmez karalamalarla, şiirlerle tezyîn edilmiş hacimli misâfir defteriyle uzun yıllar boyunca, Sovyetler Birliği'nden sürgün edilmiş yâhût kaçmış yazarların, şâirlerin, sanatkârların sığınağıydı. Gazeteci David Margolick, burayı, “sürgündeki medeniyet” olarak târif etse de –dile getirilmek istenmese bile– aslında Sovyetler döneminin de içinde olduğu târihî bir süreklilikle, kesintisiz devâm ettiğini düşündüğüm, Rusya medeniyetinin tohumları idi.

Mekânın sâhipleri, hem evvelden tanıdıkları mâlûm olan müşterileriyle sık sık sohbetler edip, yeni gelenlere oldukça unique (özgün) olan yemekleri beğenip beğenmediklerini kibârca suâl ettikten sonra etrâflarına gülücükler dağıtıyorlar, hem de arada dans edecek kadar kendilerinden geçmiş oluyorlardı.

Müzisyenler değişmeli olarak birbirlerinin enstrümanlarını çalıyorlar, mâmâfih Rus Çingene topluluğuna özgü bir tap-dance eşliğinde, piyanonun üzerindeki cam kavanozda biriken bir kaç on dolarla kendilerine ekstra gelir sağlıyorlar ve albümlerinin alınmasını bekliyorlardı.

Tam da böyle kâbiliyetli sanatkârlar nasıl oluyor da meşhûr değiller, diye içimden geçirirken, meğerse onların Rusya, Kanada ve ABD'de düzenlenen Rus kültürüne dâir festivallerde konser verdiklerini öğrendim. Maalesef bu unutulmaz geceye dâir en büyük pişmanlığım «Russian Samovar»'ın  büyüleyici atmosferine kapıldığımdan olsa gerek, ayaklı piyanonun üzerinde duran Gypsy Fun Trio albümlerinden almayı unutup, mekânın kapısından öylece çıkmak olmuştu.

Dışarısı fecî bir hâldeyken ve tüm şehir Sandy kasırgasına teslîm olmuşken, içerisi bambaşka bir dünyâya, apayrı bir zaman dilimine âitti sanki.

Anılardan bildiğimiz kadarıyla, 1918 Istanbul'unda Beyaz Rusların yarın yokmuş gibi çılgınca eğlendikleri o ev partilerini andırıyordu.

Sıcacıktı ve insanı sanki bekleyen bir yerdi, çağıran değil…

Ara ara ikrâmlarda bulunan kızıl ordu şapkalı bir barmen, insanı evinde ailesiyle berâbermiş gibi hissettiren mekân sâhipleri, buraya senelerdir her haftasonu geldikleri anlaşılan ve mekâna uğrayan her yeni yüzün coşkulu ânlarına alkışlarıyla eşlik eden gedikli müşterileri, mütevâzı, güler yüzlü ve olağanüstü yetenekli müzisyenleri, semâverin, Rus halkı için taşıdığı ehemmiyeti yansıtıyordu tamâmile.

Bar tezgâhının köşesinde duran altın sarısı, çiçek motifli, gösterişli semâverin göründüğündan daha çok mânâlar içerdiğini Samovar'ın zarîf ve samîmî câzibesi sâyesinde yaşayarak keşfetmiş oldum gecenin sonunda.

Samovar, semâver demekti.

Semâver de, Rus kültüründe “ikrâm, aile, ev sıcaklığı, dosthâne sohbet, keyf, misâfirperverlik” kavramlarının tam karşılığıydı.

New York Manhattan’da Rus-Çingene gecesi…

Ne müthiş bir harman değil mi?

Sami Mert, dikGAZETE.com


© Dikgazete.com