menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Cambridge'in göremediği ne?

214 0
15.08.2026

Cambridge'in göremediği ne?C

Jason Arday’ın 14 Ağustos’ta Güney Londra’daki evinde ölü bulunması, genç yaşta profesörlüğe yükselen bir akademisyenin trajik ölümünün ötesinde, akademik güvenin günümüz iletişim ekosisteminde nasıl üretildiği, dolaşıma sokulduğu ve yıkılabildiği sorusunu gündeme getiriyor. Polis ölümü beklenmedik, ancak şüpheli olmayan bir ölüm olarak değerlendirirken, Arday’ın ailesi onun Cambridge’deki profesörlüğünden bu yana ‘sistematik taciz’ ve bir ‘yanlış bilgi kampanyası’ hedefi olduğunu söyledi. Ancak ölüm ile bu baskılar arasında doğrudan bir nedensellik kurmak için mevcut bilgiler yeterli değil.

Dolayısıyla burada önemli olan ölümünün nedenine ilişkin spekülasyon yapmak değil; ‘bir akademisyene ilişkin kurumsal olarak üretilen güven, medya tarafından nasıl çerçeveleniyor, platformlarda nasıl dolaşıma giriyor ve hangi noktada kamusal bir yargıya dönüşüyor?’ sorusuna odaklanmak.

Arday vakası tam da bu nedenle bir akademik skandalın ötesinde, akademik itibarın kamusal alanda inşası ve yıkımı üzerine düşünmek için önemli bir örnek.

Önce kahraman nasıl yaratıldı?

Arday’ın kamusal imgesinin oluşumunda dikkat çekici unsur, Cambridge profesörlüğüyle birlikte görünür hale gelen güçlü biyografik başarı anlatısı. Cambridge’in 2023 tarihli atama duyurusunda Arday’ın çocukluk dönemindeki gelişimsel güçlükleri özellikle öne çıkarılıp, üç yaşında otizm tanısı aldığı, 11 yaşına kadar konuşamadığı, 18 yaşına kadar okuyup yazamadığı ve 37 yaşında Cambridge profesörü olduğu anlatıldı.

Bu unsurların her biri biyografik bir gerçeklik ancak iletişim açısından önemli olan, hangi gerçekliklerin seçilip nasıl bir anlatı içinde bir araya getirildiğidir.

Ortaya çıkan hikâye oldukça güçlüydü: Konuşamayan çocuk, okuyup yazamayan genç, engelleri aşan akademisyen, Cambridge profesörü. Böylece Arday yalnızca akademik kariyeriyle değil, olağanüstü güçlükleri aşan bir başarı öyküsünün kahramanı olarak sunuldu.

Bu anlatının medyada karşılık bulması da şaşırtıcı değil. Olağanüstü biyografi, dramatik dönüşüm ve Cambridge gibi prestijli bir kurumun adı güçlü bir haber değerine sahipti. Arday televizyon programlarına çıktı, medya onu çocukluk güçlükleri ile Cambridge profesörlüğü arasındaki çarpıcı karşıtlık üzerinden tanıttı. Ancak daha önemli olan, kurumsal iletişim ile medya anlatısının aynı çerçevede kesişmesidir.

Cambridge olağanüstü güçlükleri aşarak akademik başarıya ulaşan Arday’ı görünür kıldı, medya da bu anlatıyı genişletti. Böylece kurumsal güven, kamusal alanda biyografik bir kahramanlık anlatısıyla desteklenen itibara dönüştü. Sorulması gereken soru tam burada ortaya çıkıyor: Bir akademisyenin akademik kimliği ne zaman biyografik kahramanlık anlatısının gölgesinde kalmaya başlar?

Biyografi akademik yeterliliğin yerine geçtiğinde

Arday’ın yaşamındaki güçlükleri aşması ve akademik başarıya ulaşması elbette anlatılmaya değer. Ancak biyografik başarı ile akademik yeterlilik aynı şey değil.

11 yaşına kadar konuşamamak, 18 yaşına kadar okuyup yazamamak veya otizmle yaşamak akademik çalışmaların niteliğini tek başına kanıtlamaz. Aynı şekilde bu özellikler akademik başarıyı değersizleştirmez.

Sorun, biyografik anlatının akademik yeterliliği değerlendirmeye yönelik duygusal bir çerçeve üretmesinde ortaya çıkıyor.

Bir kişinin olağanüstü yaşam öyküsü, onun akademik başarısına ilişkin algıyı güçlendirebilir. Böylece biyografi, akademik güvenin kendisi olmasa bile, onu destekleyen güçlü bir retorik kaynağa dönüşür.

Bu durum yalnızca Arday vakasına özgü değil. Medyanın insan hikâyeleri üretme mantığı, karmaşık kurumsal ve akademik süreçleri anlaşılması kolay karakter anlatılarına dönüştürmeye elverişli. Arday örneğinde ise bu anlatı özellikle güçlüydü, çünkü başarı, kişisel engellerin aşılmasıyla birlikte sunuluyordu.

Kahramandan skandal figürüne

Akademik iddialar gündeme geldiğinde anlatının yönü değişti. Guardian, doktora tezindeki ve bazı yayınlarındaki benzerlik iddialarını haberleştirdi.

The Sun ise Arday’ı ‘İntihal Profesörü‘ olarak niteleyerek tartışmayı çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılık politikaları (DEI), ‘aşırı politik doğruculuk‘ olarak sunduğu woke yaklaşımı ve üniversiteler ekseninde çerçeveledi.

Böylece aynı kişi, kısa süre içinde başarı hikâyesinin kahramanından akademik skandalın........

© Diken