menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Yapay zeka işleri devraldı eğitim hâlâ fabrikada

7 0
sunday

Yapay zeka işleri devraldı eğitim hâlâ fabrikadaY

Bölüm I – Makine ve insan

Geçen hafta Aposto’da Prof. Dr. Gresi Sanje’nin bir makalesini okudum.

Yapay zeka devrimi ile sanayi devrimini karşılaştırıyordu.

Nüfus, hız, enerji ve bilişsel dönüşüm; dört başlıkta, dört analiz yapmış.

Yazısı sağlam, argümanları da yerli yerinde.

Zaten koca profesörün yazısına laf söylemek haddime değil benim.

Ama okuyunca aklıma bir şey takıldı.

Sanje yazısının başından sonuna kadar 8 milyar insanı sanki etrafta gezinen birer ‘modül’müşler gibi ele almış.

“Desteklenmeliler, hazırlanmalılar ve adapte olmalılar” buna diyor.

Sevgili profesörüm, iki sorum var size:

Zaten her zaman adapte olmadılar mı?

Zaten bu icatları yapan da kendileri değil mi?

Sanayi devrimi sırasında, insanlar boşuna yaptığı (ve yapamadığı) tarif edilebilir işleri devretmek için makineleri icat etti.

Şimdi de hem kendilerinin hem makinelerin boşuna yaptığı (ve yapamadığı) işleri devretmek için onu yapay zekayı icat ettiler.

Makineleşme o gün insanların üzerinden önemli bir iş yükünü almış ve insanı gereksiz güç harcamaktan kurtarmıştı.

Yapay zeka da bugün tekrar eden ve formüle dökülebilen iş yüklerinin tamamına yakınını insanların üzerinden alacak gibi gözüküyor.

Haa, biz bize geriye ne kaldığına ve o kalanla neler yapacağımıza bakmalıyız bence.

Şunu bir kez daha söyleme ihtiyacı duyuyorum ki Sanje’nin analizinde eksik bulduğum kısım şu:

 Yazı insanın hafıza yükünü aldı.

 Takvim insanın doğayı takip etme yükünü aldı.

 Sanayi devrimi insanın fiziksel yükünü aldı.

Yapay zeka da insanın bilişsel yükünü alıyor.

Belki ileride daha da başkaları çıkacak ve başka yükleri de insanlar üzerlerinden atacak.

Ama her seferinde o ‘formüle edilemeyen’ kısım, kendisinden bir önceki dönemde olmadığı kadar değerli hale gelecek.

Demek ki bu devrimde de aynı şey olacak.

İnsanın ‘insan’ olan kısmı, tarihte hiç olmadığı kadar değerli olacak.

Bölüm II – İnsan ve eğitim

Peki o ‘insan olan kısım’ şu anda ne durumda?

Bunu sorduğumuzda bakmamız gereken en önemli yer sanırım eğitim.

Çünkü ‘eğitim’ çok ilginç bir şekilde isterse büyütülebilen, isterse de törpülenebilen bir kısım.

Ben ne yazık ki ‘yönetilebilirlik mantığı’nda hep ve acımasızca ikincisinin hedeflendiğini düşünenlerdenim.

Hadi biraz geriye gidelim birlikte.

Sokrates’in okulu da, binası da, müfredatı da olmadı, muhtemelen tahtası ve sınavı da yoktu.

Atina sokaklarında dolaşır, rastladığı adamı durdurur, sonunun nereye varacağı belli olmayan sorular sorar ve cevaplarını dinlermiş sevgili Sokrates.

“Sokrates’in amacı, cevap değil, cevaba giden yolculuktu” diyor konuya hakim olanlar.

Suçu ‘gençleri düşünmeye sevk etmek’ olarak kayda geçmiş özetle.

Küçükken öğrenmiştim bu hikayeyi ve hani kulağıma küpe oldu derler ya, ne küpesi, dövme oldu desem yeridir kulağıma.

Düşündüren adam tehlikeli olarak görülüyor zaar, eskiden de, şimdi de, muhtemelen ileride de.

Çünkü düşünme becerisi ve şansına sahip insan yönetilmesi de en zor insan oluyor ‘o’ yönetim anlayışında.

Perslerin ise farklı bir hikayesi var bende.

Soylu bir Pers ailesinde çocuğa üç şey öğretilirmiş:

Başka bir şey yokmuş müfredatta.

Üçü de aslında felsefi anlamda aynı sorunun cevabı gibi gelmiştir hep bana.

Roma’da ise bambaşka bir usul varmış.

Bir çocuk okula gitmez, bir adamın peşinde gidermiş.

Senatoya da, mahkemeye de, pazara da birisinin beraberinde gidermiş.

Kalabalığın içinde tartışmaları izler, kararlar verilirken de hep orada olurmuş.

Yani tabiri caiz ise müfredat hayatın kendisiymiş.

Cicero ‘savunma’yı böyle öğrenmiş mesela; kitaptan değil, sahadan.

Orta Çağ’a ‘Karanlık Çağ’ diyorlar ama, o işler de bana göre karışık.

Mesela Köln Katedrali de Notre-Dame ve diğerleri de o dönemden.

Ve hepsinin sistemi, lonca sistemi.

Çıraklık, kalfalık ve ustalık. Keza Uzakdoğu’da.

Bugün ‘eski usul’ desek de o sistemin bir özelliği varmış ki yerine hâlâ eşdeğer bir şey koyamadık bence.

Kalitenin kararını sınav değil, ustalar verirmiş.

Ortaya çıkan işe onlar bakarmış.

“Olmuş” ya da “Olmamış” derlermiş.

En fazla bunun üzerine tartışma olurmuş, o kadar.

Sonra bir şeyler değişti sanırım.

18’inci yüzyılın sonunda Prusya zorunlu eğitimi icat etti.

Amaç itaatkar asker ve fabrika işçisi yetiştirmekti.

Sistemin mimarlarından Fichte’nin kendi ifadesi bu, benim değil.

Herkes aynı şeyi öğrenecek, aynı sırayla öğrenecek, aynı hızda öğrenecek ve aynı sınavdan geçecek.

Girdi de standart olacak, çıktı da.

Ve bugün bu model, 200 küsur yıl sonra, hâlâ dünya genelinde en yaygın model ne yazık ki.

Ders zili çalıyor, çocuklar sınıfa giriyor, konu anlatılıyor, zil çalıyor ve çocuklar dışarı çıkıyor.

Oturuş düzeni bile aynı, sıralar hâlâ fabrika bantlarına bakan işçiler gibi öne doğru dizili.

O fabrikaların çoğu bugün belki de kapandı, ama model hâlâ devam ediyor.

Aslında bu modelin yanlış çalıştığını görenler çıktı zamanında, hem de baya oluyor.

Montessori 1907’de sınav koymadı, not vermedi, çocuğun merakını müfredat yaptı.

Onun ardından Waldorf, Reggio Emilia ve IB sistemleri geldi.

İşe gayet iyi yarıyorlar aslında, ama ya az kişiye ulaşabiliyorlar, ya da çok pahalılar.

O zaman da benim şu soru içimi kemiriyor:

Düşünen insan yönetilmesi zor insandır yazmıştım ya, Sokrates’i kastederek.

Prusya modelini kim icat etti diye bakınca, devlet icat etti olarak görüyoruz haliyle.

Devlet niçin icat etti diye bakınca da, kendi ihtiyacı için icat ettiğini anlıyoruz.

Devletin o anki ve her zamanki ihtiyacının da Sokrates gibi soru sormayı seven insanlar olmadığı aşikâr.

Soralım o zaman, bilerek mi vasatlaştırıldı bu eğitim?

Bilmiyorum, bunu kanıtlamak güç.

Ama eğer tasarlanarak vasatlaştırılsaydı bile, şu anki halinden daha iyi bir şey çıkarılamazdı ortaya, buna da emin olabilirsiniz.

Bugün bir çocuk 12 yıl boyunca okulda ne yapıyor?

Bir sonraki sınava hazırlanıyor.

Soru sormuyor, müfredatta yeri yok.

Bağlantı kurmuyor, müfredatta yeri yok.

Belirsizlikle oturmuyor, çünkü her sorunun tek bir doğru cevabı var ve o da zaten kitabın en arka sayfasında ‘karar vericiden hediye’ olarak yazıyor.

Muhakeme etmek öğretilmiyor, çünkü muhakemenin bir sınav notu yok.

Sezgi öğretilmiyor, çünkü sezginin bir ölçüm yöntemi yok.

Ve koca bir nesil, 12 yıl boyunca işe yaramayacak 100 çuval bilgiyi ezberleyerek üniversiteye hazırlanıyor.

Üniversiteye girince de bir evvelkine benzer bir süreç daha başlıyor.

Belki biraz daha uzun, belki biraz daha pahalı, ama temelde aynı düz mantık.

Şimdi geri dönelim sevgili profesörümüz Sanje’nin analizine.

Sanayi devrimi geldiğinde biz eğitim sistemini yeniden tasarlamışız, fabrikalar için.

Fabrika işçisi yetiştirmek istemiş o akıllılar ve fabrika işçisi yetiştirmişler.

Şimdi yapay zeka geliyor ve hep söylediğim ve yazdığım gibi tarif edilebilir her işi üstleniyor.

Geriye ise hâlâ ve hâlâ her dönemde olduğu gibi yine formüle edilemeyen kısım kalıyor:

Muhakeme, sezgi, bağlantı kurma, insan okuma ve tabii ki belirsizlikte bile üretebilme becerisi.

Biz bu kısmı besleyecek eğitimi hâlâ Prusya modeliyle veriyoruz; vermekte ısrar ediyoruz.

Var uyananlar, az da değiller.

On binlerce Montessori okulu, 100’ü aşkın ülkede IB, Waldorf, Reggio Emilia…

Ama bunların çoğu özel okul, pahalı ve seçkin.

Dünyada bu sistemler ağırlıklı olarak varlıklı ülkelerin ve varlıklı ailelerinin seçeneği, Türkiye’de varlar ama erişmek için yine önce iyi bir banka hesabınızın olması lazım.

Belki bir uyanıştan bahsedilebilir, ama bu bir sistem dönüşümü olarak değil, bireysel kaçış olarak kaldı ne yazık ki.

Biz de uyandık bir zamanlar, hem de gayet erken ve devlet eliyle.

1940’ta İsmail Hakkı Tonguç’un kurduğu Köy Enstitüleri aynı düşüncenin Anadolu versiyonuydu denilebilir.

Ne sıralar vardı, ne fabrika düzeni, ne de ezber.

Köylü çocuk hem tarlada çalışır, hem inşaat yapar, hem de okurdu; müfredat hayatın ta kendisiydi.

Az önce Roma için yazdığım cümlenin aynısı.

Pahalı da değildi, seçkin de değildi ve gerçekten milyonlarca çocuğa uzanıyordu.

1954’te ‘komünist yuvası’ diye kapatıldılar.

Düşünen insan yönetilmesi zor insandır demiştim ya, Türkiye de sanırım bir kez bu denklemi yaşadı.

Düşünen, araştıran ve imkânı olan az sayıda ebeveyn çocuğunu kurtarıyor, kurtarmaya çalışıyor günümüzde.

Geri kalan milyonlarca çocuk ise aynı sıralarda, aynı zilin sesini beklemeye devam ediyor.

Yani diyeceğim o ki bilerek ya da bilmeyerek aslında büyük bir hata yapıyoruz.

Hadi yine iyimser bitireyim…

Sanayi devrimi geldiğinde eğitimi makinenin ihtiyacına göre yeniden tasarlamıştık ya…

Şimdi de yapay zekanın insana bıraktığı kısmı besleyecek ve büyütecek yeni bir eğitim sistemi tasarlamak zorundayız.

Sokrates çok eskiden sokaklarda dolaşıp soru sorarak başlatmıştı bunu.

Prusya yakın geçmişte ihtiyacı gereği başka bir sistem kurdu.

Sanırım biz tekrar tasarlamak, uygulamak ve yaymak durumundayız bugün.


© Diken