menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Brüksel havası: Bildiğiniz gibi (değil)

12 0
10.03.2026

Brüksel havası: Bildiğiniz gibi (değil)B

“Akın Gürlek, önce Binali Yıldırım, sonra Murat Kurum’un yapamadığını yapmak için İstanbul başsavcılığına getirilmişti. Şimdi adalet bakanlığına atanması da ‘barış süreci’nin demokratik açılımlar getireceği beklentisine gölge düşürdü.”

Avrupa Parlamentosu üyesi Nacho Sanchez Amor’un ağzından çıkan bu cümleler, Avrupa Birliği (AB) Türkiye Delegasyonu’nun daveti üzerine katıldığım üç günlük Brüksel programının girizgahı olarak kayda değerdi.

Zaten Türkiye raportörü olduğundan beri sözünü esirgemeyen bir profil Amor. Eyyamcı değil. 

Türkiye’de reijmin otoriterliğe kayışından dem vurdu. Kayyumlara çattı. Kavala, Demirtaş ve İmamoğlu’nu andı.

“AB’nin Türkiye’ye daha çok ihtiyacı var” diye ortalıkta gezdirilen lafı,  ‘palavra’ ve ‘Saray propagandası’ diye kestirip atmayı da ihmal etmedi.

Nihayet şunu söyledi: “Üyeliği unutun. Hiçbir üye ülkenin gündeminde böyle bir şey yok. Katılım müzakerelerini yeniden başlatmak Türkiye’deki rejimi ödüllendirmek olur.”

Ve ekledi: “Haa, ortaklık derseniz, o başka hikaye.”

Nitekim, Amor’dan sonra üç gün boyunca Avrupa Komisyonu’nun, yani AB’nin icra organının orta ve üst düzey yetkililerinden duyduklarım da hep o ‘hikaye’yle ilgiliydi zaten.

Şu net: Türkiye’nin üyelik süreci halihazırda Avrupa Birliği’nin öncelikler listesinde son sırada bile değil. Listede yok. Eh zaten, AKP iktidarının da gündeminde, hatta umrunda değil. Bu bağlamda ‘uyum süreci’ tıkırında.

İşin vahimi şu ki bu pozisyon, ‘dinamik işbirliği’ kisvesi altında AB açısından da Türkiye’yle ilişkilerin yeni normali artık. Kemikleşebilir.

Dahası ‘ortak’ algısı güçlendikçe ‘aday’ statüsü zayıflıyor Türkiye’nin. 

Adaylık, ‘statü’den ‘imaj’a indirgenmiş. Var ama yok (O derece ki Amor, Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula von der Leyen’in ‘aday’ ülkelerden söz ederken Türkiye’yi anmayı bile bıraktığından yakındı, ‘saygısızlık’ diye).

Peki ortaklıktan ne anlamamız gerekiyor?

Hukukun üstünlüğü, insan hakları, basın başta olmak üzere bilumum özgürlükler, yapısal reformlar dışında ne varsa…

Bırakın üyeliği, adaylık statüsünü güçlendirmek için bile olsa demokratik, sosyal ve ekonomik alanlarda adım atması gerekiyor Türkiye’nin.

Oysa ortaklık için ne Kopenhag kriterleri gerekli ne Maastricht…  Enerji, sanayi ve güvenlik işbirliği, dış politika uyumu, karşılıklı ticaret Ankara kriterleriyle de yürütülebiliyor. 

Şu konjonktürde AB’nin bu ortaklıktan öncelikli beklentisi ne derseniz, Türkiye’nin Ukrayna’ya daha fazla yardım, Rusya’ya daha fazla baskı yapması.

Beklentiler listesi uzun ama hepsi aynı ‘hikaye’ye bağlanıyor: Ortaklık.

Gerçi kimi komisyon yetkililerine göre ‘ortaklık’ ille de ‘üyelik’ önünde engel oluşturacak bir statü değil ama kendi söylediklerine bile inandıklarından kuşkuluyum.

Zaten hikayenin baş karakteri de her ‘fasıl’da bas bas bağırıyor “Benden üye olmaz” diye…

Hal böyle olunca, ilk gün Amor’dan duyduklarımızı, üç gün boyunca tek bir Avrupa Komisyonu yetkilisinin ağzından -laf olsun diye değil ama- duymamak şaşırtıcı olsa da ‘anlaşılır’dı (Yahu Kıbrıslı Türklerle Rumlar ve Avrupa Komisyonu arasında tartışma konusu hellim meselesi bile konuşuldu, Türkiye’de bir bir hapse atılan gazeteciler, milletvekilleri, belediye başkanları konuşulmadı, daha ne diyeyim).

Yine de dayanamayıp Ankara’da da görev yapmış bir diplomata sorduğumda bu ‘kayıtsızlığı’, verdiği yanıt mahcubiyetle karışık jeopolitikti.

Elbette umursuyorlardı Kavala, Demirtaş, İmamoğlu ve diğerlerini. Tabii ki kaygılılardı demokratik gerilemeden. Hiç de ‘sulh’ yapmamışlardı otoriter rejimle. Ve her fırsatta dile getiriyorlardı bunları muhataplarına. Oturup uzun uzun raporlar da yazıyorlardı düzenli olarak her yıl.

Gelgelelim ah o küresel gelişmeler, konjonktürel zorluklar, ekonomik ihtiyaçlar yok mu…

Uzun lafın kısası, kimilerine bildik gelebilir ama Brüksel havası memleketin mukadderatı açısından bana pek iyi gelmedi. 


© Diken