ÖLÜM VE ÖTESİ...
İnsan; ölümü bildiği hâlde, hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamaktadır. Ölümün varlığını kabul eder ama ölümün kendisine geleceğini düşünmez. Ölüm; sadece bedenin toprağa düşmesi değil, insanın kurduğu bütün dünyevî denklemlerin bozulmasıdır. Malın, makamın, şöhretin, kibrin, kavganın ve ihtirasın anlamını kaybettiği yerdir. İnsan, ölüm gerçeğini unuttuğu ölçüde; azgınlaşır, ölümü hatırladığı ölçüde ise; insanlaşır.
Kur’an, ölümü bir yok oluş değil; bir geçiş olarak anlatır. Çünkü ölüm; son değil, “öteye açılan kapıdır.” Dünyadaki hayat anne rahmindeki çocuğun hayatına benzer. Anne rahmindeki çocuk için dış dünya nasıl bilinmezse; dünyadaki insan için de ahiret öyledir. Anne rahmindeki çocuk orayı tek hayat zanneder. Oysa doğum, onun için daha büyük bir âleme geçiştir. İnsan da dünyayı tek gerçek sanır ama ölüm; daha büyük ve sonsuz bir hayatın doğum sancısıdır.
Mü’min için ölüm; mutlak karanlık değildir. Ölüm; hesapla yüzleşme, hakikate ulaşma ve perde arkasının açılmasıdır. Kur’an’ın; “Her nefis ölümü tadacaktır” buyruğu, ölümün kaçınılmazlığını ortaya koyarken; aynı zamanda onun bir “tatma” olduğunu söyler. Tadılan şey geçicidir. Yani ölüm; yokluk değil, geçici bir eşiktir. İnsan; ölümle birlikte dünyadaki kimliğini bırakır, hakiki........
