Eşkıya Dünya... NATO
“Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz” sözü, bu toprakların belleğinde yalnızca bir türkü değil, aynı zamanda adalet duygusunun ifadesidir. Zorbalığın kalıcı olamayacağına, gücün değil hakkın sonunda galip geleceğine duyulan inancı anlatır. Bugün ise insan ister istemez şu soruyu soruyor: Ya eşkıya gerçekten dünyaya hükümdar olmuşsa?
Çünkü bir süredir uluslararası siyasetin dili giderek hukukun değil, gücün dili haline geliyor. Diplomasi geri çekiliyor; onun yerini tehditler alıyor. Barış, uğruna emek verilen bir hedef olmaktan çıkıp savaşlar arasındaki kısa ateşkeslere indirgeniyor. ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla yine alevlenen Ortadoğu... Kırılgan ateşkesler, karşılıklı tehditler, Hürmüz Boğazı üzerinden yapılan hesaplar derken bölge yine barut fıçısını andırıyor. Rusya’nın Ukrayna’yı işgaliyle başlayan savaş ise beşinci yılına girerken hâlâ ne cephede ne de diplomasi masasında kalıcı bir barış umudu veriyor.
Savaşlar bitmiyor; yalnızca coğrafya değiştiriyor. Ve her yeni kriz, dünyaya aynı eski cümleyi yeniden kurduruyor: Daha fazla güvenlik, daha fazla silah, daha fazla savunma bütçesi...
Tam da böyle bir atmosferde, 7-8 Temmuz’da Ankara NATO zirvesine ev sahipliği yapacak. Dünyanın en güçlü askeri ittifakının liderleri, güvenliği konuşmak üzere aynı masaya oturacak. Ancak bugün “güvenlik” dendiğinde akla gelen ilk şey ne yazık ki barış değil; daha fazla silahlanma, daha büyük savunma bütçeleri ve daha güçlü ordular.
NATO ülkeleri, savunma harcamalarını 2035 yılına kadar gayrisafi yurtiçi hasılalarının yüzde 5’ine çıkarma hedefini tartışıyor. Bu oran, birçok ülkenin eğitime, bilime ya da iklim krizine ayırdığı kaynağın çok üzerinde. Daha çarpıcı olan ise bunun artık yalnızca bir güvenlik politikası olarak değil, yeni bir ekonomik model olarak sunulması.
Oysa NATO........
