Bir ‘kırmızı perşembe’ olayı üzerine
Silivri Cezaevi’nin yeni yapılan devasa salonundayım, arkadaşlara soruyorum, heyet nerede, diye. Ta uzakta bir yeri gösteriyorlar. Orada birileri var, görsen de görmesen de var. Bit gibi görünüyorlar tabiri caizse. Hiçbirinin yüzünü görmen mümkün değil. Evet siyah saçların (siyah mı bilmiyorum) önünde yüz olarak tahmin ettiğin beyazlıklardan yargıç olduklarını tahmin ediyorsun. Savcı ile aynı hizada olmaları gerekiyor ama savcıyı zerre göremiyorum.
Önlerindeki sıralarda sanıklar oturuyor. Hiçbirini ayırt etmem mümkün değil. Keza hemen kürsünün sağ yanı ise avukatlara ayrılmış. O yönden konuşma sesleri geliyor ama kim, hangisi konuşuyor belli değil.
Gazeteci arkadaşların bir kısmı dürbünle insanları görmeye çalışıyor. Dinleyici sıralarından da dürbünle olan biteni ayırt etmeye çalışanlar, eşlerini, tanıdıklarını görmeye çalışanlar var.
Keşke teleskopumu getirseydim, dedim Cumhuriyet TV’de konuşurken. Evet, getirseydim.
Bu üçüncü gelişim, ilk ikisinde daha küçük eski salon insani ölçülerdeydi. Mahkemelerin aleniyeti açısından, yasanın ruhuna daha yakındı.
Ama seyrettiğim yargılama bence saydığım nedenlerden dolayı, yasanın ruhunu çiğniyor. Bir yargılamayı net olarak izleyemediğin, olan biteni anlayamadığın takdirde, yargılamayı sanki aleni olmaktan çıkarıyorsunuz.
Evet, büyük bir ekran var karşı duvarda fakat bu yeterli değil asla. Mesela avukatların konuşmaları ekrana yansıtılmıyor.
Duyuyorsunuz, evet ama görmüyorsunuz adeta, baş yargıcın sesini........
