Yakup Coşar’la Söyleşi: Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim Üzerine
Yakup Coşar ve Ahmet Ersoy tarafından derlenen Kendi Kendimizi Yönetmek: İsviçre Örneği ile Katılımcı Demokrasi ve Yerinden Yönetim başlıklı kitap (Dipnot Yayınları), doğrudan Türkiye'deki yönetimsel tıkanıklıklara, merkeziyetçiliğin yarattığı krizlere ve aranan demokratik alternatiflere ayna tutan bir nitelik taşıyor.
Türkiyeli okur için İsviçre modeli genellikle "ulaşılamaz bir ütopya" ya da sadece "zengin bir Avrupa ülkesi" olarak algılanır. Oysa bu kitap, sistemin zenginlikten dolayı değil, tam tersine tarihsel bölünmeleri, çok kültürlülüğü ve çatışmaları barışçıl yollarla çözmek için yapılandırılmış pragmatik bir mekanizma olduğu için iyi işlediğini anlatıyor. Bu durum, Türkiye'nin idari reform, yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve toplumsal uzlaşı arayışları için hayati dersler içeriyor.
Yakup Coşar ile kitapta serimlenen teorik yapı ile Türkiye gerçekliği arasında nasıl köprü kurulacağına dair söyleştik.
Zehra Can: Kitabın adı çok çarpıcı: Kendi Kendimizi Yönetmek. Türkiye’de devlet “kutsanan”, her şeyi çözen ya da her şeyi belirleyen merkezi bir yapı olarak algılanırken, İsviçre modelinde egemenliğin tabana, yani belediyelere ve yurttaşa dağıtıldığını görüyoruz. Bu kitabı derlerken, Türkiye’deki katı merkeziyetçi idari yapıya ve "yukarıdan aşağıya siyaset" kültürüne nasıl bir alternatif sunmayı amaçladınız?
Yakup Coşar: Katı merkeziyetçiliğin ve yukarıdan aşağıya siyasetin alternatifi, insanların siyasete doğrudan katılım haklarının var olduğu bir sistemdir. Yani yurttaşların sadece kendilerini yönetecekleri insanları değil, uygulanmasını istedikleri politikaları da önemli ölçüde seçecekleri bir sistem. İsviçre Sistemi, üç katmanlı ademi merkeziyetçi yapısı ve tüm katmanlarda var olan katılım imkanlarıyla bu hedefe en çok yaklaşan modeldir. Bu nedenle üzerinde durulması gerekmekte.
ZC: Türkiye’de yerelleşme, yerinden yönetim veya ademi merkeziyetçilik tartışmaları genellikle "bölünme korkusu” ve refleksleriyle bastırılır. Kitapta İsviçre’nin çok kültürlü, çok dilli ve mezhepsel olarak bölünmüş yapısını tam da bu ademi merkeziyetçi ve federal yapıyla bir arada tuttuğu anlatılıyor. İsviçre deneyimi Türkiye’nin bu tarihsel "bölünme/parçalanma korkularını” aşmasında nasıl bir entelektüel panzehir olabilir?
YC: Bölünme ve parçalanmanın panzehiri insanların kendilerini iyi hissedecekleri koşulların sağlanmasıdır. İsviçre dört ulusal dilin konuşulduğu (Almanca, Fransızca, İtalyanca ve Romanşça), bunlardan üçünün (Almanca, Fransızca ve İtalyanca) resmi dil olarak kabul edildiği bir ülkedir. Bu düzenlemenin pratikteki ifadesi İsviçre Devleti’nin (Federal Devletin) tüm resmi evraklarında üç resmi dilin zorunlu olarak kullanılması, bu dillerin tümünün, bölgesine göre eğitim dili olmaları, ikinci dil olarak öğretilmeleri, devlet denetimindeki radyo ve televizyon yayınlarının bu dillerin tümünde yapılmasıdır. İsviçre’de çok dillilik bir dezavantaj olarak değil, avantaj olarak görülür. Almanya, Avusturya, Fransa ve İtalya ile sınırları olan İsviçre’de ayrılıkçı akımlar, yani İsviçre’den ayrılıp bu dillerin konuşulduğu ülkelerle birleşmeyi savunan akımlar yoktur. Refah düzeyinin yüksekliği ve katılım haklarının genişliği yanında İsviçre’de birlikte yaşama iradesinin var olmaya devam etmesinin çok temel bir nedeni bu dillerin tanınmasıdır. Dil konusunda İsviçre’de, örneğin Belçika sisteminden çok farklı olarak, esnek bir düzenlemenin var olduğunu, idarede dil kotası vs. uygulamaların bulunmadığını, siyasi partilerin dil eksenli örgütlenmediklerini belirtelim. [1]
Sorunuzun ikinci bölümü din işlerinin düzenlenmesiyle ilgili: Kantonlar arasında tarihsel olarak ortaya çıkmış ve kısmen devam eden farklılıklar varsa da devlet ilke olarak yasa ile kabul edilmiş mezheplere[2] ve bir dine/mezhebe mensup olmayan insanlara eşit mesafede durmak zorundadır. İsviçre’de vergi beyan usulüyle ödenir ve vergi beyannamesinin ilk sayfasında hangi kiliseye mensup olduğunuz sorulur. Yanıtınıza göre kilise vergisi ödersiniz ve ödediğiniz tutar mensubu olduğunuz kiliseye gider. Hiçbiri seçeneğini işaretlemeniz durumunda “din vergisi” ödemezsiniz.
İsviçre’de dil eksenli siyasi partilerin var olmadığını söylemiştim. Adında Hristiyan ön eki bulunan ve esas olarak Katolik ağırlıklı kantonlarda örgütlü olan Hristiyan Demokrat Halk Partisi (CVP) geçtiğimiz yıllarda ismini değiştirdi ve Merkez Parti adını aldı. Yani din ve mezhep eksenli örgütlenen bir siyasi parti de bulunmamaktadır.
ZC: Türkiye’de siyaset "ya hep ya hiç" mantığıyla, kutuplaşma ve çoğunluğun azınlığı ezmesi üzerinden işliyor. İsviçre ise bir "Uzlaşı Demokrasisi" (Consensus Democracy) olarak tanımlanıyor. Seçimi kazananın her şeyi almadığı, hükümetin "Sihirli Formül" ile en benzemez dört partiden ve farklı dil gruplarından ortaklaşa kurulduğu bu model, Türkiye’deki kronik kutuplaşma krizine ne söylüyor? Biz "uzlaşmayı" neden bir zayıflık, İsviçre ise bir yönetim sanatı olarak görüyor?
YC: “Ya hep ya hiç mantığının” Türkiye’nin tümüyle merkezden yönetilmesinin bir sonucu olduğunu düşünüyorum. Türkiye’de iktidarı ele geçiren siyasi parti her şeyi ele geçirmiş oluyor. Demokrasileri bozulmaktan koruyacak en büyük engel denetim ve denge mekanizmalarının varlığıdır. Yani yasama, yürütme ve yargılama erklerinin birbirlerini denetlemeleri ve sınırlamalarıdır. Bu olgu bildiğimiz gibi yatay güçler ayrılığı diye de adlandırılıyor. Ancak çoğu durumda seçimi kazanalar yasama ve yürütmeyi aynı anda kontrol ediyorlar. Merkezi olarak oluşturulmuş, hakimlerin tek merkezden atandığı ve denetlendiği bir sistemde yargının üçüncü güç olarak denetim ve denge görevini yerine getirmesi çok zordur. Yargının da denetlenmesiyle tüm güçler iktidarın eline geçmekte ve demokratik işleyiş esas olarak ortadan kalkmaktadır.
Ademimerkeziyet esasına göre yapılanan devletlerde ise yatay güçler ayrılığının yanında bir de dikey güçler ayrılığı mevcuttur: Yani merkezi yasama ve yürütme organının yanında, İsviçre örneğinde kalırsak, kantonların ve belediyelerin de yasama ve yürütme organları vardır. Bu organların tümünde aynı partinin iktidarını kurma olasılığı çok zayıf, İsviçre’deki Kolektif Hükümet Sistemi’nde ise pratik olarak imkansızdır.
Yargılama erki için de benzer bir durumdan söz konusudur: İsviçre’de üyeleri Federal Meclis tarafından seçilen İsviçre Federal Mahkemesi’nin yanında kanton mahkemeleri ve genellikle birkaç belediyenin bir araya gelerek oluşturdukları bölge mahkemeleri bulunur. Üyeleri ilgili yasama organlarınca, yani kanton ya da belediye meclislerince, seçilen bu yerel mahkemelerin bir üst mahkemeye ya da Federal Mahkeme’ye idari bağımlılıkları yoktur. Bu nedenle ülkedeki yargıyı topyekûn denetim altına almak mümkün değildir.
Kısacası yerinden yönetim sisteminin yatay güçler ayrılığı yanında dikey güçler ayrılığını da içeren yapısı siyasi istikrarın sürdürülmesinin ve demokrasinin rayında kalmasının ikinci önemli unsurudur.
Sistemin rayından çıkmasını engelleyen ek denge ve denetim unsurları ise katılım hakları olarak tanımlanan referandum ve inisiyatif haklarıdır. İdari yapının tüm kademelerinde, yani federal düzeyde, kanton ve belediye düzeylerinde kullanılabilen bu haklar, merkezde olduğu gibi yerelde de mutlak iktidar kurma girişimlerini engeller.
ZC: Bir denge unsurunun da Kolektif Hükümet Sistemi olduğunu söylediniz? Nedir bu Kolektif Hükümet Sistemi?
YC: İsviçre’de Belediye ve Kanton Yönetimleri, yani yerel yürütme organları seçim bölgesindeki halkın oylarıyla, yani doğrudan seçimlerle işbaşına gelirler. Partiler adaylarını sıralar ve bu adaylar nispi temsil esasına göre seçilip, seçim bölgesinin büyüklüğüne göre, en az üç kişiden, en çok dokuz kişiden oluşan belediye ya da kanton yönetimlerini (yürütme organlarını) oluştururlar. Belediye ya da kanton yürütme organına seçilenlerin aynı partiye mensup olma olasılığı çok düşüktür. Nispi temsil sistemi belli gücü olan tüm partilere yönetime ortak olma imkânı verir. Seçilmiş bu kişiler (yerel hükümetler) farklı alanları aralarında paylaşır, her biri bir alanın sorumlusu olur ve söz konusu olan belediye ya da kantonu birlikte yönetirler. Seçilen başkan[3] ise eşitlerden biridir ve kendi alanı yanında temsili görevleri üstlenir.
Yedi kişiden oluşan Federal Hükümet üyeleri ise Meclis ve Senato’nun ortak oturumunda (Federal Parlamento) partilerin milletvekili sayıları dikkate alınarak üzerinde anlaşılmış olan “Sihirli Formül”e göre seçilirler. Sihirden kasıt, sistemin uzun süredir iyi işlemesi ve esas olarak sorgulanmamasıdır. Bugün........
