Kendi Havasını Yaratan Ateş: Temmuz 2026 Yangınları, İklim Krizi ve Yanıcılığın Üretimi
29 Temmuz sabahı Muğla’nın Seydikemer ilçesine bağlı Bayır Mahallesi’nde bir yangın çıktı. Üstelik ormanda değil, bir tarım arazisinde başladı. Rüzgârın etkisiyle kısa sürede ormanlık alana ilerledi; mahalleler boşaltıldı, Seydikemer Devlet Hastanesi’ndeki hastalar Fethiye’ye nakledildi, Fethiye–Antalya kara yolu duman nedeniyle kapatıldı[1].
İlk açıklamalarda birkaç evden ve yaklaşık iki yüz kişiden söz ediliyordu. Ertesi gün tahliye edilenlerin sayısının yedi yüzü aştığı, onlarca yapının hasar gördüğü açıklandı. Avrupa’nın afet izleme sistemleri aynı yangını binlerce hektarlık bir olay olarak kayda geçiriyordu[2].
Bu değişen rakamlar, mutlaka birilerinin yanlış bilgi verdiği anlamına gelmiyor. Daha çok, afet muhasebesinin yangınla birlikte büyüdüğünü gösteriyor. Ateş ilerledikçe yalnızca yanan alan genişlemiyor; neyin “hasar”, kimin “etkilenen”, hangi yapının “yıkılmış” sayıldığı da değişiyor. Yangının büyüklüğü, onu gören aygıtın çözünürlüğüne ve bakılan ana göre farklılaşıyor. Seydikemer’i tek başına okuduğumuzda karşımıza tanıdık bir yaz haberi çıkıyor. Ölçeği büyüttüğümüzde ise başka bir tablo beliriyor.
Temmuz ayının son üç gününde Türkiye genelinde iki yüzü aşkın yangına müdahale edildi. Bunlardan birine de biraz uzaktan ama rüzgârla üzerime gelen külleriyle yakından tanıklık ettim: Aydın’ın Çine ilçesindeki yangına. Üstelik bunların çoğu ormanda başlamamıştı. Tarım alanlarında, yol kenarlarında, yerleşim bölgelerinin etrafında ya da başka açık alanlarda başlayıp daha sonra ormana ulaşmıştı[3].
Türkiye’de yangın çoğu zaman ormanda başlamıyor; ormana geliyor. Bu ayrım, tartışmanın yönünü değiştiriyor. Çünkü meseleyi yalnızca “orman yangınlarını nasıl söndüreceğiz?” sorusuyla ele aldığımızda, ateşin başladığı ve beslendiği geniş toplumsal coğrafyayı gözden kaçırıyoruz.
Bugünün yangınlarını anlamak için belki de önce daha temel bir soruyu sormamız gerekiyor: Ateşin kendisi mi değişiyor?
Ateşin Element Karakteri Değişirken
“Ateşin element karakterinin değişmesi” ilk bakışta edebî ya da metafizik bir ifade gibi görünebilir. Değişen elbette yanmanın kimyası değil. Ateş hâlâ bir yakıtın oksijenle tepkimeye girmesi sonucunda ortaya çıkıyor. Değişen, ateşin atmosferle, zamanla, yakıtla ve insan müdahalesiyle kurduğu ilişkidir. Ateş, iklim krizinin etkisiyle giderek güçlenen ekolojik ve atmosferik bir kuvvete dönüşüyor.
Bildiğimiz orman yangını büyük ölçüde içinde bulunduğu havaya bağlıydı. Rüzgârla hızlanır, nemle yavaşlar, geceleri sıcaklık düşünce gücünü kaybederdi. Yangınla mücadele yöntemleri de bu ritme göre kurulmuştu. Gündüz ilerleyen alevlerin, gecenin serin ve nemli saatlerinde sakinleşmesi beklenirdi. Sonrasında ekipler bu aralıktan yararlanarak yangının önünü kesmeye çalışırdı.
Fakat bu gece molasının süresi giderek azalıyor.
1979 ile 2020 yılları arasındaki küresel verileri inceleyen araştırmalar, yangın açısından yanıcı kabul edilen gece saatlerinin belirgin biçimde arttığını gösteriyor[4]. Sıcaklık geceleri yeterince düşmüyor, bağıl nem eskisi kadar yükselmiyor, bitkilerin ve toprağın kaybettiği nem geri dönmüyor. Böylece yangının günlük ritmi çözülüyor. Ateş, geceyle sınırlandırılan bir süreç olmaktan uzaklaşıyor.
Yangının şiddet dağılımı da değişiyor. Yirmi bir yıllık uydu ölçümlerine dayanan bir çalışma, enerjetik bakımdan en aşırı yangınların görülme sıklığının 2003 ile 2023 yılları arasında iki kattan fazla arttığını ortaya koyuyor. Buradaki önemli paradoks şu: Dünyada toplam yanan alan bazı dönemlerde azalırken, en şiddetli yangınların sıklığı ve enerjisi artabiliyor[5].
Yani “daha az alan yanıyor” ve “daha kötü yanıyoruz” cümleleri aynı anda doğru olabilir.
Fakat element karakterindeki değişimin en açık biçimde görüldüğü yer, yangının atmosferle kurduğu yeni ilişki. Çok şiddetli yangınlar artık yalnızca rüzgâr tarafından taşınmıyor. Açığa çıkardıkları muazzam enerjiyle çevredeki havayı kendilerine doğru çekiyor, güçlü dikey hava hareketleri yaratıyor, rüzgârın yönünü değiştiriyor ve korları kilometrelerce uzağa taşıyabiliyor.
Bazı yangınlarda sıcak hava, duman, kül ve su buharından oluşan dev sütunlar yükseliyor. Uygun atmosferik koşullarda bu sütunlar pirokümülonimbus[6] adı verilen fırtına bulutlarına dönüşebiliyor. Yangın böylece kendi türbülansını, ani rüzgârlarını, hatta yıldırımlarını üretebiliyor.
Ateş artık yalnızca havanın içinde gerçekleşen bir olay değil; kendi havasını yaratmaya başlayan bir kuvvet.
Yangın biliminde kullanılan “bastırılamazlık eşiği” de bu dönüşümün başka bir göstergesi[7]. Yangın cephesi metre başına yaklaşık on megavatın üzerinde enerji açığa çıkardığında, doğrudan müdahaleyle durdurulması fiziksel olarak neredeyse imkânsız hale gelir. Bu, kabaca on metreyi aşan alev boyları anlamına gelir. Günümüzde bazı aşırı yangınların belirli evrelerinde bu şiddetin birkaç katına, alevlerin ise onlarca metre yüksekliğe ulaşabildiği belirtiliyor.
Bu koşullarda uçağın, helikopterin ya da kara ekibinin yangının ön cephesini durdurması mümkün olmayabilir. Havadan bırakılan suyun önemli bir bölümü yere ulaşmadan buharlaşabilir. Kara ekiplerinin alev hattına yaklaşması ise doğrudan ölüm tehlikesi yaratır.
Türkiye, bastırılamayan yangın davranışının ne tür sonuçlar doğurabileceğini 2025 yazında Eskişehir’in Seyitgazi ilçesinde acı biçimde gördü[8]. Yangına müdahale eden görevliler alevlerin arasında kaldı; orman işçileri ve gönüllüler hayatlarını kaybetti. Böyle bir felaketin ardından hâlâ yalnızca yangına kaç dakikada ulaşıldığını başarı ölçütü olarak kullanmak yetersizdir. Çünkü bilim, yangının hangi enerji düzeyinden sonra bastırılamayacağını konuşurken, siyaset hâlâ yangına varış süresini konuşuyor. Sorun ekiplerin geç ulaşması olmayabilir. Bazen ekipler ulaştığında karşılarında artık doğrudan söndürülebilecek bir yangın bulunmaz.
Temmuz 2026 yangınlarının her birinin bu teknik eşiği aştığını gösteren ölçümlere sahip değiliz. Ancak yangınların kısa sürede genişlemesi, aynı anda çok sayıda noktada müdahale gerektirmesi ve yerleşim bölgelerine ulaşması, söndürme kapasitesi kadar yangın davranışının sınırlarını da tartışmamız gerektiğini gösteriyor.
Pirosen: Fosil Ateşin Geri Dönüşü
Ateşin değişen karakteri yalnızca ormanın içinde meydana gelen fiziksel bir dönüşüm değil elbette. İnsanlığın ateşle kurduğu ilişkinin bütünü değişmiş durumda. Yangın tarihçisi Stephen Pyne, içinde bulunduğumuz dönemi anlatmak için “Pirosen”, yani Ateş Çağı kavramını kullanıyor. Pyne’ın yaklaşımında ateşin tarihini üç büyük biçim üzerinden düşünmek mümkün.
Birincisi, yıldırımlar ve doğal süreçlerle ortaya çıkan ekolojik ateştir. Bu ateş, yüz milyonlarca yıl boyunca........
