Demokrasinin ve Barışın Siyaseti (IV): Muhalif Tabanlar Arasındaki Güvensizlik Nasıl Aşılır?
Bir önceki yazıda politik tavanda yürütülen çözüm sürecinin toplumsal vicdan düzleminde güvensizlik ve korku gibi olumsuz izler bıraktığını; bunun da, aslında her ikisi de aynı hedefe, aynı duraklara farklı sıralarla uğrayarak ulaşmak isteyen Kürt ve Kürt olmayan muhalif tabanların, toplumsal-politik düzlemde birbirlerinin önünü kesebilecek eylem ve söylemlerde bulunmalarına ve böylece istemeden de olsa otoriter rejimin önünü açmalarına yol açabildiğini tartıştım.
O yazının bize bıraktığı soru ise şu oldu: Toplumsal vicdan düzleminde her ikisi de büyük ölçüde aynı şeyi —demokrasi ve barışı— arzulayan, ancak aynı şeyi arzuladıkları konusunda birbirlerine karşı güvensizlik besleyen Kürt ve Kürt olmayan muhalif tabanların, toplumsal-politik düzlemde ortak bir eylemlilik içinde buluşması ve bu eylemlilikten çoğul bir politik güç doğması, otoriter rejimin bunu engellemeye dönük tüm çabalarına rağmen, mümkün olabilir mi? Olursa, nasıl olur?
Burada iki kısıtımız var: Birincisi, ilk yazıda tartıştığımız üzere, tabandaki çoğul politik güç tavandaki dediğim dedik liderler tarafından, emir-komuta zincirinde oluşturulabilecek bir şey değil. Onu doğuracak olan, tabandaki insanların ortak bir eylemlilik içinde buluşabilmeleri. Böyle bir buluşmanın önündeki en önemli engel ise, buluşmasını umduğumuz iki tabanın birbirlerine besledikleri karşılıklı güvensizlik. Dolayısıyla yanıtlamamız gereken soru şu: Bu güvensizliği aşmak için kim, nerede, neyi, nasıl yapabilir?
İkinci kısıtımız ise, bir yanıyla bu sorunun yanıtını nerede ve ne yaparak arayabileceğimizi belirliyor. Zira sözü geçen güvensizliğin yerleştiği toplumsal vicdan düzlemi, bu dizinin ikinci yazısında tartıştığımız üzere, doğrudan müdahale edilebilecek bir eylemlilik alanı değil. Burası, daha ziyade toplumsal-politik düzlemde söylenen sözlere, yapılan jestlere, kurulan ya da kurulmayan ilişkilere duyarlı bir hissiyat zemini. Toplumsal-politik düzlemde söylenen sözler ve yapılan veya yapılmayan eylemlerle bu düzlemde güvensizlik ve korkuyu besleyen olumsuz izler bırakılabildiyse, güven, diyaloğa açıklık ve dayanışma gibi demokrasi ile barış umutlarını besleyen olumlu izler bırakmak da pekâlâ mümkün.
Velhasıl ne yapılması ve bunun nerede yapılması gerektiğini buradan çıkartabiliriz: Toplumsal-politik düzlemde, toplumsal vicdan düzleminde “diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin” “çatışma üzerine örtüşen görüş birliği” karşısında zemin kazanmasına olanak verecek eylemler, sözler üretmek gerekiyor. Bu yapılabildiğinde, toplumsal vicdan düzleminde genişleyen bu diyalog zemini, tabanların arasındaki güvensizliğin aşılmasını ve bu tabanların toplumsal-politik düzlemde birbirlerine yakınlaşmalarını, birbirleriyle diyalog kurmalarını, hatta ortak bir eylemlilik içinde buluşmalarını kolaylaştırabilir.
Normal koşullarda tabanlar arasındaki bu ilişkiyi kurma işlevini yalnız örgütlü siyasal yapılar değil, sendikalardan meslek örgütlerine, sivil toplum girişimlerinden yerel örgütlenmelere kadar çok sayıda ara aktör de üstlenebilir. Ancak Türkiye'nin mevcut otoriter koşullarında sivil toplum alanı öylesine daraltılmış, bu aktörlerin toplumsal-politik düzlemde eylemesi öylesine riskli ve maliyetli hâle getirilmiş durumda ki, bugün bu işlevi etkili biçimde yerine getirebilecek başlıca aktörler örgütlü siyasal yapılar ve onların taşıyıcıları gibi görünüyor. Bu durumun kendisi de kalıcı barış için demokratikleşmenin neden gerekli olduğunun bir başka göstergesi.
Dolayısıyla geriye “kim?” ve “nasıl?” sorularını yanıtlamak kalıyor. Mevcut koşullarda bu iki sorunun da aslında tek bir yanıtı var: İş, her iki tabanın taşıyıcılarına, daha doğrusu bu taşıyıcıların hem kamusal alanda birbirleriyle hem de birbirlerinin tabanlarıyla kurdukları ilişkilere düşüyor.
Taşıyıcıların siyasetin tavanında kamuoyunun gözü önünde birbirleriyle kurdukları ilişkiler hem birbirlerinin tabanlarına saygılı olmalı, hem de toplumsal vicdan düzlemindeki “diyalog üzerine örtüşen görüş birliğine” karşılık düşen bir dil ve üsluba sahip olmalı. Zira tavandaki bu özen, tabanda yankı bulduğunda, tabanların birbirlerine ilişkin güvensizliklerini azaltabilir; aralarındaki diyaloğun ve dayanışmacı ilişkilerin gelişebileceği toplumsal-politik zemini genişletebilir.
Dahası, taşıyıcıların birbirlerinin tabanlarıyla kurdukları çapraz ilişkiler de bu bağlamda büyük önem taşır: Taşıyıcıların, hem taşıyıcılığını üstlendikleri tabandaki diyalog üzerine örtüşen görüş birliğine karşılık düşen hissiyatı öteki tabana taşıyabilmesi; hem de öteki tabandan aldığı güven artırıcı olumlu karşılığı kendi tabanlarına taşıyabilmesi gerekir. Zira bu yapılabildiğinde, iki tabanın henüz birbirlerine yeterince güvenemedikleri, dolayısıyla tabanlar arası diyalog imkânlarının kısıtlı olduğu başlangıç koşullarında, bu iki taban arasındaki bir ilk........
