Kızıl Viyana’dan Stalingraz’a: Sağa Kayan Çağda Kentin Solu
Yirmi birinci yüzyılın ikinci çeyreğine girilirken Avusturya, dünya siyasetindeki sağa kayışın en çarpıcı örneklerinden biri hâline geldi. Faşist Avusturya Özgürlük Partisi (FPÖ), 2024’te Avrupa Parlamentosu seçiminde yüzde 25,4, genel seçimde yüzde 28,8 ve Steiermark eyalet seçiminde yüzde 34,8 oy aldı. Üstelik sosyal demokrat ve merkez sağ partilerin kurduğu koalisyonun göreve gelir gelmez göçmen haklarını sınırlayan bir tutum benimsemesi, FPÖ gibi aşırı sağ partilerin iktidara gelmeden de kamu politikalarını etkileyebildiğini gösterdi.
Bu karanlık tablo içinde Avusturya Komünist Partisi (KPÖ), 2026 Haziran yerel seçiminde Graz’daki oyunu yaklaşık yedi puan artırarak yüzde 35,7’ye ulaştı ve üst üste ikinci kez kentin en güçlü partisi oldu. Elke Kahr’ın, 2024’te Dünya Belediye Başkanları Vakfı tarafından Dünyanın En İyi Belediye Başkanı Ödülü’ne layık görülmesi, 2026’daki başarının tesadüf olmadığını daha o dönemde göstermişti. Aynı ödülün 2021’de Grigny Belediye Başkanı Philippe Rio’ya verilmesi ve art arda iki komünist başkanın ödüle layık görülmesi, yerel yönetimlerdeki sol etkiyi görünür kıldı.[1]
Graz’ın giderek artan bu görünürlüğü, kentin siyasal yönelimini sansasyonel biçimde tanımlayan medya yakıştırmalarını da beraberinde getirdi. KPÖ’nün 2021’deki seçim zaferinden sonra Almanca basında “Stalingraz” yakıştırması dolaşıma girdi. Der Standard’da yayımlanan “Stalingraz olmayacak” başlıklı yazı da Graz’da Sovyet tipi bir düzen kurulacağı korkusunu tartışıyordu (Fleck, 2021). Elke Kahr ise Stalin’e hiçbir zaman yakınlık duymadığını açıkça söyledi (Schmidt, 2021). Bu nedenle “Stalingraz”, “Küçük Moskovalar”[2] gibi Sovyetik bir yerel yönetim ufkunu tanımlamaktan çok, Avusturya’nın sağcılaşan siyasal iklimi içinde Graz’ın yarattığı kızıl sapmayı anlatan ironik bir adlandırmadır.
Devlet Merkezi Sağa Kayarken Kent Sola Dönebilir mi?
Yerel yönetim, çoğu zaman sivil toplum ile devlet arasında halka en “yakın” kamu ara yüzü olarak değerlendirilir. Bu yakınlık sadece belediye binasına ya da hizmetlere mekânsal olarak erişebilmek anlamına gelmez. İnsanların karar süreçlerine katılabilmesini, taleplerini doğrudan iletebilmesini ve yöneticilerden hesap sorabilmesini de kapsar. Bu nedenle belediyeler siyasal meşruiyeti seçim meydanlarındaki büyük sözlerden daha hızlı kurabilir. Sol açısından yerel yönetimler, bazen merkezi iktidarın baskısı altında örgütlenme ve güç biriktirme imkânı sağlarken, bazen de eşitlikçi politikaların sınandığı geleceğin karşı iktidarının kentsel nüvelerine dönüşebilir. Birçok tanınmış ulusal lider de, siyasal yolculuğuna yerel yönetimlerde başlamıştır. Erdoğan, Karayalçın ve İmamoğlu’nun yanı sıra Jacques Chirac ve Boris Johnson gibi örnekler, metropol yönetiminin ülke liderliği için güçlü bir basamak olduğunu gösterir. Ancak belediyeyi tek başına kurtuluş alanı saymak yanlıştır. Yerel yönetimler de rantın, sermaye birikiminin ve baskının aracına dönüşebilir. Yerel olan kendiliğinden demokratik ya da eşitlikçi değildir. Ona bu niteliği kazandıran, kimi zaman yasal sınırlar içinde, kimi zaman bu sınırları aşan fakat toplumsal meşruiyete dayanan politik pratiklerdir.
Yine de siyasal iktidarların sağa kaydığı dönemlerde kentler başka bir siyasal yönün mümkün olduğunu gösterebilir. Tek tek belediyeler siyasetteki faşist yönelimleri muhakkak ki durduramaz, fakat birbirine ses veren kentler, deneyim ve dayanışma üzerinden yeni bir küresel bariyer yaratabilir. Avusturya bu açıdan iki farklı sol belediyecilik geleneğini yan yana getiriyor. İlki, Austromarksist sosyalistlerin 1919’da başlattığı Kızıl Viyana’dır. İkincisi, ulusal ölçekte uzun süre marjinde kalan komünistlerin (KPÖ) Graz’da geliştirdiği belediyecilik çizgisidir. Aralarında örgütsel ve ideolojik farklılıklar bulunmasına karşılık bütçeyi sınıfsal bir tercih alanı saymaları, konutu siyasal mücadelenin merkezine yerleştirmeleri ve sosyalizmi gündelik ihtiyaçlar üzerinden görünür hale getirmeleri iki deneyimi aynı tarihsel tartışmada buluşturur. Nitekim 2010’lardan itibaren Barcelona’dan Graz’a uzanan en dikkat çekici sol belediyecilik deneyimlerinin arkasında uzun soluklu bir konut hakkı mücadelesinin bulunması tesadüf değildir.
İmparatorluğun Yıkıntılarından Kızıl Viyana’ya
Kızıl Viyana, Birinci Paylaşım Savaşı’nın ardından çöken Habsburg İmparatorluğu’nun yıkıntıları içinde doğdu. Kentin savaş öncesinden devraldığı ağır konut sorununa açlık, işsizlik ve salgın hastalıklar da eklenmişti. 1910’da yaklaşık 170 bin kişi, aynı yatağı günün farklı saatlerinde dönüşümlü kullanan “yatak kiracıları” olarak yaşıyor, aşırı kalabalık ve sağlıksız konut koşullarının yaygınlaştırdığı verem, “Viyana hastalığı” diye anılıyordu (Stadt Wien–Wiener Wohnen, t.y.). Kızıl Viyana’nın yükselişi yalnızca sandıkta gerçekleşmedi. 1918’den itibaren grevler, gösteriler, işçi ve asker konseyleriyle güçlenen emek hareketi eski düzeni sarstı. Savaş sonrasında boş arazileri işgal ederek barınma ve gıda ihtiyaçlarını karşılamaya çalışan “yabani yerleşimciler” de konut sorununu tabandan siyasallaştırdı. Bu toplumsal hareketliliğin üzerinde yükselen SDAP, kadınların da oy kullandığı 1919 belediye seçiminde 165 sandalyenin 100’ünü kazanarak mutlak çoğunluğa ulaştı ve Jakob Reumann kentin ilk sosyal demokrat belediye başkanı oldu. Böylece, on beş yıl sürecek Kızıl Viyana deneyimi başladı (Seliger ve Ucakar, 1984).
Buradaki sosyal demokrasi kavramını bugünün ılımlı merkez sol partileriyle aynı yere koymak yanıltıcı olur. Ekim Devrimi öncesinde sosyal demokrasi, Avrupa işçi hareketinin Marksist kanatlarını da kapsayan daha geniş bir çerçeveye sahipti. SDAP da kendisini sosyalist bir işçi partisi olarak tanımlıyordu. Otto Bauer, Max Adler, Friedrich Adler ve Robert Danneberg gibi Austromarksistlerin etkisi altında Parti, sosyalizme parlamenter çoğunluk yoluyla ilerlemeyi savunuyordu. Ekim Devrimi sonrasında 1918’de kurulan Avusturya Komünist Partisi ise Viyana işçi hareketi içinde daha küçük bir güç olarak kaldı. Sendikaların ve kooperatiflerin büyük bölümü SDAP çevresinde örgütlenmişti. Bu nedenle Kızıl Viyana, aynı dönemde komünistlerin yönettiği ve “Küçük Moskova” olarak anılan yerel yönetimlerden farklı olarak, sosyalist hedefini koruyan Austromarksist bir belediye sosyalizmi deneyimi olarak doğdu.
Viyana’nın ayrı bir eyalet haline gelmesi 1922’de tamamlandı. Böylece Viyana Belediyesi kendi vergilerini belirleme, toplama ve bu kaynakları siyasal önceliklerine göre kullanma gücü kazandı. Hugo Breitner belediyenin mali yapısını kurdu. Robert Danneberg konut politikasını güçlendirdi. Julius Tandler sağlık ve çocuk refahı alanını, Otto Glöckel ise laik kamusal eğitimi geliştirdi. Belediye Başkanı Jakob Reumann’ın öncülüğünde atılan bu adımlar, Karl Seitz döneminde kapsamlı bir kentsel programa dönüştü. Kızıl Viyana’nın gücü bu nedenle tek bir başkanın karizmasından değil, parti örgütü, sendikalar, belediye bürokrasisi ve halk hareketi arasında kurulan kolektif kapasiteden doğdu (Blau, 1999; Gruber, 1991).
Gündelik Hayata İşlenen Sosyalizm
Kızıl Viyana’nın en görünür mirası belediye konutlarıdır. Savaş sonrası ekonomik kriz inşaat sektörünü büyük ölçüde durdurmuş, barınma sorunu belediyenin önündeki en acil meselelerden biri hâline gelmişti. Sosyal demokrat yönetim buna büyük bir kamusal konut programıyla karşılık verdi. 1923’te kabul edilen ilk program, beş yıl içinde 25 bin daire yapılmasını öngörüyordu. Ancak 25 bininci dairenin temeli daha 1926’da atılınca, 1927’de 30 bin konutluk ikinci bir program başlatıldı. Kızıl Viyana’nın sona erdiği 1934 yılına kadar yaklaşık 65 bin sosyal konut üretildi. Bu yapılarda yaşayan 200 bin civarı kişi, kent nüfusunun onda birini oluşturuyordu (Blau, 1999; Gruber, 1991).
Bu program barınma ihtiyacını karşılamanın ötesinde sanayi kentlerinin sağlıksız yaşam koşullarına kamusal bir yanıt veriyordu. Belediye sosyalizminin tarihsel olarak ortaya çıkması da zaten, hastalık üreten ve aşırı kalabalık işçi mahallelerini dönüştürme arayışıyla bağlantılıydı. Bu nedenle Kızıl Viyana konutlarının tasarım ilkesi “temiz hava, ışık ve güneş” sözleriyle özetleniyordu. Yapı yoğunluğu düşük tutuluyor, gün ışığı alan odalar, kapalı balkonlar, geniş avlular, açık galeriler, yeşil alanlar ve çocuk oyun sahaları özenle tasarlanıyordu. Bugün prestijli site yaşamına alışık kesimler için sıradan görünen bu özellikler, dönemin sağlıksız işçi konutları düşünüldüğünde, mekânı yeniden tasarlayarak toplumsal yaşamı dönüştürme iddiasının somut karşılığıydı.
Karl-Marx-Hof bu programın en tanınmış simgesiydi. Karl Ehn’in tasarladığı bina 1927-1930 arasında inşa edildi. Yaklaşık 1,1 kilometre uzunluğundaki yapı 1.382 daire içeriyordu. Onu siyasal açıdan önemli kılan büyüklüğünden öte, konutla ortak yaşamı bir araya getirmesiydi. Kreşler, sağlık birimleri, çamaşırhaneler, banyolar, kütüphane, dükkânlar ve toplantı mekânları aynı yerleşke içinde örgütlenmişti. Karl-Marx-Hof aynı yıllarda SSCB’deki komünal konut arayışlarıyla birlikte düşünülebilir. Moskova’daki Narkomfin yapısı da 1928-1930 arasında, kolektif yaşamı mekânsal düzeyde örgütleme arayışının Sovyet örneklerinden biri olarak inşa edildi. Bu nedenle Viyana’daki işçi blokları ile Moskova’daki komün evler, aynı tarihsel dönemde fakat farklı toplumsal sistemler içinde, konut sorununa benzer yanıtlar arayan iki ayrı deneyim olarak okunabilir (World Monuments Fund, t.y.).
Bu kolektif yaşam tasarımı, emeği önceleyen bir mali politika sayesinde kuruldu. 1923’te yürürlüğe giren emlak vergisi, konut ve işyerlerinin yıllık kira değerine göre artan oranlı uygulanıyor, vergi yükü ağırlıklı olarak pahalı konutlar ile ticari mekânlara yöneltiliyordu. Böylece işçi konutları, serveti sermaye sınıfından emekçilere aktaran bir vergi sistemiyle finanse edildi. Diğer yandan Kızıl Viyana’nın emekten yana uygulamaları sosyal konutla sınırlı değildi. Ortak çamaşırhaneler, kreşler, hamamlar ve sağlık hizmetleri bakım emeğini ve işçi sağlığını kamusal bir sorumluluk hâline getirdi. Öğrencilere sunulan sağlık ve beslenme desteği, işçi kütüphaneleri, halk eğitim merkezleri ve spor alanlarıyla tamamlanan geniş bir sosyal hizmet ağı kuruldu (Blau, 1999; Gruber, 1991).
Karl-Marx-Hof Direnişi ve Kızıl Viyana’nın Sonu
Kızıl Viyana deneyimi, sandıkta yenildiği ya da hizmet........
