Yalnız "Dişi"lerin İdrak Edebileceği Bir Hikâye: Aslı Tohumcu’nun Öylesine Bir Sevgili Romanı Üzerine
Aslı Tohumcu’ nun Öylesine Bir Sevgili adlı romanının hikâyesi, kendini“ Öylesine bir sevgiliyim ben. Böyle seslen bana sen de lütfen. Öylesine bir sevgili…” cümleleriyle duyurur okuruna. Bu seslenişten, metnin kendi içinde bir vasiyet tonu taşıdığı duygusuna kapılıyoruz ilkin. “Öylesine” diye küçültülen ama aslında bütün bir hayatı devreden bir teslimiyet bu. İsimden feragat, benliğin tek anlatı altında erimesi, sevgiyi mülkiyet değil emanet olarak kuruyor. Bu başlangıçta sevgi, edilgen bir vazgeçiş ya da sessiz bir feragat olarak değil; bilinçli bir yer açma ve yük devretme hamlesi olarak kurulur. Anlatıcı, kulübe, yetenek ve isim gibi imgeler aracılığıyla yalnızca sahip olduklarını değil, bir ilişki içinde nasıl var olunacağını da karşı tarafa bırakır. Ancak bu devir, kendini silmenin masumluğu değil; tam tersine, adanmışlığın yarattığı ahlaki ağırlığı ötekinin omuzlarına yükleyen tekinsiz bir stratejidir. Böylece aşk, paylaşılmış bir deneyim olmaktan çıkar; hatırlama, sürdürme ve anlamlandırma sorumluluğunun devredildiği bir iktidar biçimine dönüşür. Bu yüzden bu ifadeler, en baştan bir romantik seslenişten çok, hikâyenin sonunda söylenen sakin ama ağır bir cümle gibi duruyor. Aslı Tohumcu, Öylesine Bir Sevgili’ye bu cümlelerle başlarken okuru bir hikâyenin içine değil, bir devredişin eşiğine bırakır. Açılış, olay kurmaktan çok bir konumlanma bildirisi gibidir. “öylesine” sözcüğüyle değersizleştirilen sevgililik hali, metnin ilerleyişinde bir silinme, ikame edilme ve devredilme mantığına bağlanır. Anlatıcı, yalnızca kendisini değil, “benden öncekileri” de tek bir isim altında toplar; böylece bireysel bir aşk anlatısı yerine, tekrar eden bir duygulanım biçimini imler. Bu başlangıçta sevgi, romantik bir sahiplenme değil; feragat, vazgeçiş ve helalleşme üzerinden kurulur. Okur daha ilk cümlede, ilişkinin merkezinde bir eşitlik değil, sessiz bir hiyerarşi ve kabulleniş olduğunu sezer.
Romanı, daha ilk sayfalarında okuru tanıdık bir anlatı zeminiyle değil, huzursuz edici bir yakınlıkla karşılar. Bu yakınlık, samimiyetten çok ısrarlı bir hitap, sıcaklıktan çok hesaplı bir davet hissi uyandırır. Anlatıcı, okura ya da daha doğrusu muhatabına seslenirken bir sevgi dilini ödünç alır; fakat bu sevgi, baştan itibaren masum değildir. Dolayısıyla metnin ilk bölümü, romanın merkezine yerleşecek olan gerilimi açık eder. Sevgi ile tahakküm, şefkat ile sahiplenme, sıcaklık ile karanlık arasındaki geçirgen sınır kurulur. Tohumcu bu nedenle romanın dilini bilinçli biçimde konuşma tonuna yaslanan, tekrarlarla ilerleyen ve yer yer öylesine ağızdan çıkıyormuş hissi veren bir yapı ile kurar. “Öylesine bir sevgiliyim ben” cümlesinin yinelemeli kullanımı, bir masumiyet beyanı olmaktan çok, okuru ikna etmeye çalışan bir retoriğe dönüşür. Bu tekrar, sevginin doğallığını değil, ısrarla kurulmak istenen bir bağın zorlayıcılığını hissettirir. Tohumcu’nun dili burada özellikle iki düzlemde çalışır görünüyor: Birincisi, gündelikliğe yaslanan, hatta yer yer lakaytlaşan anlatım; ikincisi ise bu gündelikliğin içine sinsice sızan tehditkâr belirsizlik. “Karanlık bir neşe”, “dişilerin idrak edebileceği karanlık neşe”, “kahkahalarla gülünecek” gibi ifadeler, semantik olarak olumlu çağrışımlarla olumsuz bir içeriği yan yana getirir. Bu, metnin en güçlü hamlelerinden biridir. Dil, anlamı yumuşatmaz; aksine, anlamın sertliğini sevecen bir yüzeyle gizler.
Romanın üslubu, okurla yaratılan klasik bir anlatıcı mesafesinden ziyade onu doğrudan muhatap alan bir yapı biçiminde kurulmuş. Bu, okuru edilgen bir gözlemci olmaktan çıkarıp, anlatının içine çekilen bir özneye dönüştürür. Ancak bu özneleşme özgürleştirici değildir; tam tersine, anlatıcının kurduğu dilsel alan içinde kuşatıcı bir etki yaratır. Anlatıcının “ben”i, kendini sevecen, şefkatli ve güvenilir olarak sunarken; aynı anda karşısındakine neyin uygun, neyin idrak edilebilir olduğunu da tanımlar. Özellikle “yalnız biz dişilerin idrak edebileceği”(s.7), “Anasının dilinden başka dil bilmeyen ben...”(s.17),ifadeleri metnin feminist bir dayanışma dili kurmaktan çok, seçkinci ve kapalı bir deneyim alanı önerdiğini düşündürür. Bu noktada roman, kadınlık deneyimini homojenleştirme riskini de beraberinde taşır. Yazar, ilk bölümde, klasik anlamda bir olay örgüsü sunmaz. Bunun yerine, bir hikâyenin vaadini, hatta bir tür sözleşmesini kurar. Anlatıcı, hikâyeyi anlatacağını, devredeceğini, miras bırakacağını söyler. Ancak bu vaat, aynı zamanda bir koşul içerir. Nitekim bu hikâyeye girenlerin artık “herhangi bir dehşetle” karşılaşmayacağı söylenir ancak paradoksal biçimde, dehşetin çoktan normalize edildiğini ima eder. Kurgu, bu aşamada lineer olmaktan ziyade psikolojik ve söylemsel bir zeminde ilerler. Anlatıcı, hikâyeyi değil; hikâyenin nasıl algılanması gerektiğini kurar. Bu da romanın ilerleyen bölümlerinde anlatının bir manipülasyon alanına dönüşeceğinin sinyalini verir.
Metnin yapısal olarak en dikkat çekici yanı, “sıcak”, “neşeli”, “muzip” gibi nitelemelerle örülen söylemin altında iktidar ilişkilerinin sezdirilmesidir. Sevgi, burada eşitler arası bir bağ değil; aktarılabilen, devredilebilen, miras bırakılabilen bir şey olarak konumlanır. Bu da sevginin etik değil, mülkiyetle ilişkili bir kavram gibi ele alındığını düşündürür. Balık burcu, ketumluk, karanlıkta kalan noktalar gibi ifadeler, metne yarı-ironik bir kadercilik havası katsa da, asıl mesele burçlardan çok sorumluluğun ertelenmesidir. Anlatıcı, karanlığı kişisel bir özellik gibi sunarak, onu sorgulanamaz kılar. Okur, Öylesine Bir Sevgili’ nin, daha ilk bölümünde kendisine, edilgen bir özne olarak net bir konfor alanı sunmadığını fark eder. Aksine anlatı, sevgi, sıcaklık ve neşe gibi kavramların arkasına gizlenmiş bir etik gerilim önerir. Dolayısıyla Aslı Tohumcu daha ilk bölümde, dilin sevecen yüzünü kullanarak okuru tedirgin eden bir anlatı kurmayı başarır. Romanın gücü, bu tedirginliği inkâr etmemesinde; riski ise, bu karanlığı romantize etme ihtimalindedir. Okur diğer bölümlerde, bu gerilimin gerçekten eleştirel bir derinliğe mi taşınacağını, yoksa söylemsel bir cazibe olarak mı kalacağını merak eder. Ancak Okur, Öylesine Bir Sevgili’ nin kendisini rahatlatmak için değil, rahatsız ederek düşünmeye zorlamak için yazılmış bir metin olduğunu en baştan anlar.
“Dişilerin İdraki” ve Deneyimin Tekilleştirilmesi
Öylesine Bir Sevgili, daha ilk sayfalarında kendisini açıkça cinsiyetli bir söylem alanına yerleştirir. Anlatıcının “yalnız biz dişilerin idrak edebileceği karanlık neşe” vurgusu, metnin feminist bir bilinçle yazıldığını düşündürebilecek kadar belirgindir ancak bu vurgu, dikkatle okunduğunda, feminist kuram açısından sorunlu bir eşik üretir. Öncelikle burada “dişi” kategorisi, tarihsel ve toplumsal olarak inşa edilmiş çoklu kadınlık deneyimlerini kapsayan bir alan olarak değil, ortak ve ayrıcalıklı bir sezgi yetisiyle donatılmış tekil bir özne olarak kurgulanır. Bu yaklaşım, Simone de Beauvoir’ın “kadın doğulmaz, kadın olunur” önermesinin tersine, kadınlığı neredeyse ontolojik bir ayrıcalık hâline getirir. Oysa feminist düşünce, özellikle üçüncü dalga ve sonrası, kadın deneyiminin yekpare değil; sınıf, cinsellik, kültür ve tarih tarafından parçalanmış olduğunu vurgular. Anlatıcının dili, “biz” zamiri aracılığıyla bir dayanışma çağrısı yapıyor gibi görünse de, bu “biz” aslında dışlayıcı bir iç çember kurar. Metne dâhil olan kadın özne, anlatıcının tanımladığı sınırlar içinde kalmak zorundadır. Bu durum, bell hooks’un feminist eleştiride sıkça vurguladığı bir riski hatırlatır. hooks’a göre o risk, kadınlık adına konuşurken, başka kadınlık ihtimallerini susturmaktır. Dahası, “dişilerin idrak edebileceği karanlık neşe”........
