Bana bir şarkı söyle içinde umut olsun
Gazeteciler, geçtiğimiz pazar gününü yağmur altında bir eylemle geçirdi. Talepleri netti: Gazetecilere özgürlük, ülkeye demokrasi. Anayasal bir hakkın hatırlatılmasına yönelik bu girişim, iktidar tarafından yaklaşık bin polisin ablukasıyla yanıtlandı. Gazeteciler de haklı taleplerini bu ağır baskı atmosferinde kamuoyuyla paylaşmak zorunda kaldı.
Bu eylemi benzerlerinden ayıran temel unsur, gazetecilerin doğrudan yurttaşa yaptığı çağrıyla gerçekleşmiş olmasıydı. Gazeteci, bu karanlıkta yalnız olmadığını hissetmek istiyordu ve nitekim öyle de oldu. İsmail Arı, Merdan Yanardağ, Alican Uludağ ve tutuklu diğer meslektaşları için yan yana gelen yüzlerce okur ve izleyicinin varlığı, bu mesleği onuruyla sürdürenlerin en büyük güvencesi haline geldi.
KRALLARA HAYIR
Anlaşılan o ki iktidar da bu dayanışmanın potansiyelinin farkındaydı. Bu yoğun engelleme çabasının arkasında tek bir korku yatıyor: İktidarın kurmaya çalıştığı korku düzenine karşı, o "sıradan" insanın içindeki cesaretin bulaşıcı olma riski.
Saray rejimi bugün tüm gücünü, toplumda filizlenen değişim isteğini köreltmek için seferber etmiş durumda. Medya, yargı ve bürokrasi; eldeki tüm aygıtlar halkın umudunu kırmak için kullanılıyor. İktidarın topluma verdiği mesaj çok açık: “Sevseniz de sevmeseniz de, memnun olsanız da olmasanız da bana mecbursunuz.” Tüm yatırım, sandık gününe kadar sürecek kolektif bir umutsuzluk yaymak üzerine kurulu. Korkutarak, sindirerek ve cezalandırarak umutsuzluğu kalıcı bir yönetim biçimi haline getirmeye çalışıyorlar.
İktidar, dünyadaki mevcut politik iklimin de yelkenlerini doldurduğuna inanıyor. Saray rejimi, özellikle Orta Doğu’daki kaosu ve dünyadaki otoriter liderlerin varlığını referans alarak Türkiye’deki siyasal iklimi bu dalga üzerine inşa ediyor. Bu varsayımla, ABD yörüngesine tutunmanın sağladığı konfordan güç alarak daha da cüretkâr davranıyor. Halkları denklemden çıkarıp sadece devlet başkanlarıyla kurulan ilişkiler üzerinden bu "yeni dünya düzeni" üzerinden kalıcı bir iktidar hesabı yapıyorlar.
Ancak Trump’ın sesine hayran olanlar, sokakları dolduran milyonların “Krallara hayır” çığlığını duymuyor. İnsanlık büyük bir yol ayrımında. Otoriter liderler sadece ABD’de değil, Macaristan’dan Avrupa’nın içlerine kadar her yerde sorgulanıyor. 2026 ve 2027 yıllarında gerçekleşecek seçimler, şimdiden bu liderlerin korkulu rüyası olmaya başladı. Saray’ın çok güvendiği uluslararası konjonktürün, tersten esen güçlü bir rüzgâra dönüşmesi an meselesidir. İçeride toplumsal sıkışmışlık yaşayan iktidar için en büyük sürpriz, dışarıdaki bu değişim dalgasından gelebilir.
BİRLEŞEREK YÜRÜMEK
Erdoğan ve AKP’nin yıllardır sonuç aldığı bir ezberi var: Muhalefet üzerinden oyun kurmak. Memleketin gerçek sorunlarını çözmede ne kadar başarısızlarsa, muhalefeti kendi istedikleri alana çekme ve toplum mühendisliği yapma konusunda o denli mahirler.
Saray rejimi bugüne kadar toplumsal muhalefeti "departmanlara" ayırarak gelmeyi başardı. Öyle bir düzenek kuruldu ki; sorunu olan isyan ediyor, bağırıyor ancak diğerleri bu sesi duymuyor ya da duysa bile yan yana gelemiyor. İktidar itirazı tamamen yasaklamak yerine, itirazların birleşmesini engelledi. Bu bariyer kurulduktan sonrası kolaydı: Muhalefet bileşenlerini sıraya koyup tek tek devre dışı bırakmak...
Fakat halk, bazen sadece el yordamıyla da olsa, kendi çözümünü üretmeyi beceriyor. Pazar günü gazetecilerle okurların buluştuğu eyleme bu açıdan bakmak hayati önem taşıyor. O gün yaşananlar, iktidara bu kurulu düzeneğin nasıl bozulacağına dair küçük ama etkili bir "fragman" izletti.
Fragmanın ana fikri ise net: Doğrudan rejime ve onun işleyişine karşı itirazda buluşmayan hiçbir muhalefet odağının tek başına başarı şansı yok. Bu gerçek işçi için de, belediye başkanı için de, gazeteci için de aynıdır. Birlikte yürümenin ve bir arada şarkılar söylemenin yarattığı toplumsal enerji, hiçbir baskı aygıtıyla ölçülemez.
Formül gizli değil, aksine çok tanıdık: Birleşmek ve harekete geçmek.
