menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Bazı aşklar toplumsal olarak suçtur

47 0
30.05.2026

Zaman geçtikçe film gözüme daha az bir gangster hikâyesi, daha çok birbirinin kaderine dönüşen iki insanın trajik romantizmi gibi görünmeye başladı. Belki de filmin sinemaya bıraktığı en kalıcı miras tam da budur. Bazı aşklar toplumsal olarak “suç”tur. Ama o suç, çoğu zaman insanın kendini en canlı hissettiği andır. Hayallerde hepimiz biraz Bonnie, biraz Clyde değil miyiz zaten? Sinemada en çok hayran olduğumuz karakterler de çoğu zaman kurallara boyun eğmeyen, bedel ödemeyi göze alan o suçlu figürler değil mi?

Bonnie and Clyde’ın yönetmeni Arthur Penn’de çok belirgin bir New York entelektüeli damarı vardı. Hollywood’un klasik anlatısını biliyordu ama ona tam olarak ait hissetmiyordu. Daha doğrusu teslim olmuyordu. Tiyatro kökenliydi; Actors Studio çevresine yakındı, televizyon estetiğini tanıyordu ve Avrupa sinemasına büyük ilgi duyuyordu. Bu yüzden Bonnie and Clyde hem Amerikan mitini kullanan hem de onu içeriden parçalayan bir film. Bir ayağı gangster folklorunda, diğer ayağı Fransız Yeni Dalgası’nda duran filmin ruhu ise bana kalırsa dönemin New York sanat çevrelerinde şekillenmişti. Sinema tarihindeki öncülüğünden ziyade filmin bugün hâlâ bu kadar sevilmesinin tonu da biraz buralardan geliyor.

New York bohemleri gerçekten sanat alanları için özel bir tarihsel kırılma anını temsil ediyor. 50’lerin Beat kuşağından başlayıp 60’lar, 70’ler ve hatta 80’lerin başına kadar uzanan bir hat bu. Sanatın hâlâ hayatı değiştirebileceğine inanılan bir dönem bu. İnsanlar küçük dairelerde yaşıyor, birbirlerinin filmlerinde oynuyor, şiir okuyor,........

© Birgün