Zihin istikameti
Akıl, değirmen taşına benzer; öğütecek bir şey bulamazsa kendini öğütmeye başlar.
Bu cümleyi ne zaman hatırlasam, aklıma geceler gelir. Herkes uyuduğunda, şehir yavaşladığında, ışıklar birer birer söndüğünde… Zihin o zaman çalışmaya başlar. Gün içinde fark etmediğim ayrıntılar, söylenmiş bir söz, yüzümde asılı kalmış bir ifade, yarım kalmış bir konuşma… Hepsi sırayla gelir. Aynı cümleleri tekrar ederim. Aynı ihtimalleri yinelerim.
O an anlarım: İnsan bazen hayatın kendisinden değil, hayat üzerine durmadan düşündüğü şeylerden yorulur.
Zihin boş durmaz, düşünür. Ama düşüncenin bir yönü yoksa, kendi etrafında döner. Küçük bir kaygı büyür, küçük bir kırgınlık katılaşır. İnsan, bir başkasına değil; kendi içinde kurduğu cümlelere yenilir. Sorun düşünmek değildir. Sorun, düşüncenin istikametsiz kalmasıdır.
Günlük hayatın içinde bunun sayısız örneğini görüyorum. Bir fikir ne kadar sık tekrarlanırsa, o kadar doğruymuş gibi geliyor. Bir söz ne kadar yüksek sesle söylenirse, o kadar haklı sanılıyor. Oysa tekrar, hakikat değildir. Yüksek ses, doğruluğun ölçüsü değildir. Ama zihnin boşluğunda yankılanan her şey bir süre sonra yerleşiyor.
Belki de bu yüzden insanın kendine sorması gereken en zor soru şudur: “Bu düşünce gerçekten bana mı ait?” bu soruyu sormak kolay değildir. Çünkü........
