Fetret devri illetleri, barbarlığın veçheleri
“Kriz tam da şu gerçekten kaynaklanıyor: Eski dünya ölüyor, yenisi bir türlü doğamıyor. İşte bu fetret devrinde, türlü türlü illetler baş gösteriyor.”[1]
Antonio Gramsci’nin bu ifadelerinin son yıllarda yeniden popüler olması ve hiç beklemediğimiz yerlerde karşımıza çıkması rastlantı değil. Son olarak kapitalizmin divan-ı hümayunu Davos’ta, Belçika’nın sağcı Yeni Flaman İttifakı lideri ve Başbakan Bart De Wever’in ağzından duyduk bu sözleri. ABD Başkanı Donald Trump’ın Grönland’a yönelik tehditlerine bu cümlelerle yanıt verdi bir sosyalizm düşmanı[2].
Gönül isterdi ki; Wever’in bu cümlelere başvurmak zorunda kalmasının sebebi yükselen sosyalizmin gücü ve hegemonyası olsun.[3] Ancak Wever’i bile Gramsci’nin bu analizine dönmeye iten gerçek, tam da bir interregnum’dan yani fetret devrinden geçiyor olmamız.
ABD’nin Veneuzela’ya benzeri görülmemiş müdahalesi, Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, İsrail’in Gazze’deki soykırımı, İran’da rejimin halklara süregiden baskıları ve son olarak HTŞ’nin Rojava’yı işgale ve soykırıma girişmesi bu illetlerden bazıları. Genel görüş, dünyanın ABD’nin küresel hegemonyasındaki halinden kıtasal hegemon güçlere evrildiği yönünde.
Trump’ın yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi ABD'nin odağını Batı Yarımküre’ye kilitliyor. Venezuela operasyonu ve Grönland’a olan ilgi bu yönüyle tesadüf değil. Mesaj net: Arka bahçemde tam hakimiyet, deniz aşırı yerlerde olay ve çıkar bazlı geçici ilişkiler.
ABD’nin güncellenmiş Monroe doktrini ile batı yarımkürede kendisine sarsılmaz bir kale inşa etmesi; küresel dengeler açısından Rusya’nın Avrasya bölgesinde, Çin’in ise Uzakdoğu ve İndo-Pasifik’te bölgesel-kıtasal hegemon güç olabilmesini de kabul etmesinden geçiyor. Bunu kabul etmeyen bir ABD’nin, yaratacağı uluslararası güç dengesizliğini yönetebilmesi mümkün gözükmüyor.
Bu bölgesel paylaşım hazırlığının kağıt üzerindeki gibi işlemesini engelleyebilecek denklem bozucu faktör ise Ortadoğu. ABD’nin ve dolayısıyla Batı’nın ileri karakolu İsrail ve NATO üyesi Türkiye; tam da bu fetret devrinde bölgesel güç olmaya yeltenen iki ülke. Bölge, enerji kaynaklarının geçişi ve küresel ticaret açısından kritik önemde. ABD’nin Ortadoğu’dan tamamen olmasa da, bölgesel aktörlerin güç kazanmasına yetecek kadar çekilmesi; ortaya çıkabilecek güç boşluğunda yani fetret devrinde bu iki ülkeyi hızlı hareket etmeye zorluyor. Soru: Ortadoğu ve hinterlandında yeni hegemon güç kim olacak?
Benzer bir soru, körfez ülkeleri açısından da geçerli. Son birkaç aydaki gelişmeler Körfez ülkeleri için değişime hazır olma uyarısı anlamına geliyor[4]. Washington artık kalıcı güvenlik garantisi değil, koşullu angajman sunuyor. ABD, petrol akışını korurken bölgesel dengelerde kısmî özerklik tanıyacağını ilan etti. Bu durum, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni kendi başlarının çaresine bakmaya iterken; İsrail ve Türkiye devreye giriyor. ABD’nin sağladığı korumayı sağlayamasa da; bölgesel ortaklıklar açısından yeni hegemon güç olabilme potansiyeli sağlayabilecek Türkiye ve İsrail, Körfez’de, Ortadoğu’da ve Afrika’da ittifaklar ve anlaşmalar yoluyla bloklaşıyor. Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasındaki yakınlaşmaya karşılık; İsrail ve Birleşik Arap Emirlikleri yakınlaşması inşa ediliyor[5]. Ancak Türkiye, bir yandan BAE'yi de küstüremez. BAE, Türkiye'nin en büyük Körfez ticaret ortağı ve 16 milyar dolarlık ticaret hacmi var.
Meselenin Afrika boyutunda İsrail’in Somaliland’i tanıması da bu denklemle ilgili. Somaliland, 1991'den beri fiilen bağımsız ama tanınmıyordu. İsrail, 26 Aralık'ta tanıdı. Hedefi, Yemen'deki Husilere karşı Aden Körfezi'nde stratejik bir "ileri karakol" ve istihbarat üssü kazanmak. Ankara bu hamleyi "kabul edilemez" buluyor çünkü Somali'nin birliğini savunuyor. Ama asıl mesele stratejik. Türkiye'nin Somali'de devasa yatırımları, askeri üssü ve planlanan bir uzay fırlatma üssü var. İsrail'in hamlesi, Türkiye'nin bu bölgedeki ekonomik ve askeri hegemonyasını dengeleme girişimi. Afrika Boynuzu; Türkiye, BAE ve şimdi İsrail arasında bir rekabet sahasına dönüştü. Türkiye'nin Somali ile yaptığı petrol ve savunma anlaşmaları, İsrail-BAE ekseninin Somaliland hamlesiyle dengelenmeye çalışılıyor. Türkiye'nin "Müslüman Kardeşliği" söylemi ile İsrail'in "güvenlik ve teknoloji" vaadi Somali topraklarında çarpışıyor.
İsrail’in Pakistan’a karşı Hindistan desteği de; bu bölgesel hegemonya savaşının önemli ayaklarından biri. Nasıl ki üç büyükler olan ABD, Rusya ve Çin küresel ölçekte paylaşım savaşı yürütüyorsa; bölgemizde de İsrail ve Türkiye benzer bir strateji güdüyor. Ancak bu stratejinin en zayıf karnı, Suriye ve İran gibi gözüküyor.
İran’ın bu yeni “soğuk paylaşım teorisine” göre, Avrasya bölgesinin hegemon gücü Rusya etkisine bırakılması gerekiyor. ABD’nin ve Trump’ın da tüm radikal söylemlerine rağmen, İran’ı kendisi için tehdit oluşturmayacak bir şekle şemale sokup, etki alanını sınırlaması gerekiyor ki bu fetret devrinden çıkış olabildiğince kansız ve maliyetsiz olsun. Ancak İsrail’in güvenliği denilen ve esasında İsrail’in bölgesel işgalini rakipsiz kılma projesi olan Amerikan Ortadoğu politikası buna uymuyor. İsrail’i ABD açısından benzersiz kılan, Türkiye gibi bir ileri karakoldan daha fazlası olması bir yandan da. İsrail, lobiler yoluyla Amerikan dış politikasını belirleme gücüne de sahip. Ve bu yeni dünya düzenine, İran’ın gücünün ve bölgedeki vekillerinin gücü kırıldığında rıza göstereceğinin işaretlerini veriyor.
Gazze’deki soykırımla Hamas’ın, Lübnan’da Hizbullah’ın gücünün kırılması ilk adımlardı. Şimdi üçüncü cephe, Irak’taki Şii yapılanması Haşdi Şabi gibi duruyor. Eğer ki Suriye İnsan Hakları Gözlemevi’nin verdiği bilgiler doğruysa; İsrail ve ABD Haşdi Şabi ile çatışma görevini HTŞ’ye devretti. Bölgede mezhepçilik üzerinden bir Sünni blok kurulması ihtimali Türkiye’nin de ağzının sularını akıttığından; plan kusursuz bir şekilde işleyebiliyor. Tek pürüz, Kürtler ve Rojava. Bu pürüzü de HTŞ’nin önünü açıp, Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi’ne saldırtarak çözmeye çalışıyorlar. Bu yazıyı yazarken HTŞ’nin saldırıları, soykırım girişimine evrilmek üzereydi. Bir yandan da Irak’ta Haşdi Şabi Suriye sınırında konuşlanmaya başlamıştı bile…
Kürtler sadece Rojava’da değil, İran’da denklemin dışına itilemeyecek bir bölgesel güç. İran’daki muhalefetin ve molla diktatörlüğünün en örgütlü muhaliflerinden. Ve ülkedeki protestolarda da öncü rol oynuyorlar. Bu haliyle, ABD-İsrail-Türkiye ekseninin Rojava’daki saldırganlığa olur vermesi; İran’da bambaşka sonuçlar yaratabilir.
Türkiye’nin son yıllarda bölgesel güç olma kapasitesini arttırma, silah sanayiine yaptığı yatırımlarla dünyada silah ihraç eden ülkeler arasındaki konumunu güçlendirme adımları tam da böylesi bir küresel arafta olabildiğince güç kazanarak kısmen yeni Osmanlıcı, kısmen Avrasyacı bir mantıklı aradan sıyrılmakla çok ilişkili. Hasta adam denilen Osmanlı’dan beri devlet aklı, büyük güçlerin birbiri ile sıcak ya da soğuk paylaşım savaşlarına girdiği dönemlerde hayaller kurmasıyla malûl. Bu hayaller bazen toprak kaybına yol açtı, bazen gücünü korumasına. Bu sefer aynı aklın nasıl bir maceraya giriştiğini izliyoruz.
Türkiye’nin bu nüfuz alanını genişletme hamlesi, 2016 sonrası Avrasyacı bir akılla Rusya’ya yakınlaşması, Rusya-Ukrayna savaşında kendisine arabuluculuk misyonu yüklemesi gibi adımlarla birlikte düşünüldüğünde; esasen Türkiye’nin hâlâ bağımsız bir aktör olarak davranabilme gücüne sahip olmadığını gösteriyor. Türkiye, klasik bir alt-emperyalist ülke olarak taraflar arasında gidip gelerek milim milim gücünü arttırmaya çalışıyor.
Gözümüzün önünde ortaya çıkan bu fetret devri illetleri, medeniyetlere içkin barbarlığı da arttırıyor. Batı medeniyeti, kendisini barbarlık dediği Doğu ve Güney’den ayrı; oraya karşıt olarak konumlandırarak inşa etmiş gibi görünse de, her medeniyet inşası barbarlığı bağrında taşır.
Batı'nın, bu “medeniyet vs barbarlık” diye özetleyebileceğimiz kurucu mitosunu hakikat kabul edenler, Medeniyet’in temsilcisi Batı’nın coğrafyamızda cihatçıları desteklemesine şaşırıyor. Oysaki Batı medeniyeti, Ortadoğu'ya barbarlık ihraç ederek kendisini var ediyor. Medeniyetin içindeki barbarlığı böylece tahkim ediyor. Bazen kendisi (Irak işgali süreci) bazen de beslediği İslamcı unsurlar eliyle (ÖSO, HTŞ, bir dönem Taliban vs) yapıyor bunu. Çünkü "medeniyeti" sadece kendisine ait görüyor. Demokrasiyi, insan haklarını kendisinin hak ettiği mitiyle kendini var eden Batı, Ortadoğuluların hak ettiği ve layık olduğunun İslamcı diktatörlükler olduğuna çoktan ikna. Hatta kendi varlığını bu karşıtlık üzerinden kuruyor. Bu sebeple Kürt hareketi gibi radikal bir biçimde demokratik toplumu inşa etmek isteyen, buralardan beslenen bir demokrasi kurmak isteyen bir politik güce karşılık HTŞ'yi destekliyorlar. Alt insanlar olarak bizlerin buna layık olduğunu düşünüyorlar.........
