menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Türkiye’de annelik baskısı: Anne olmayan kadın “eksik” mi?

27 0
10.05.2026

Anneler Günü’nde anneliği kutlamak kadar, annelik üzerinden kadınlara biçilen toplumsal rolleri sorgulamak da önemli. Çünkü Türkiye’de annelik yalnızca bireysel bir deneyim ya da tercih değil, çoğu zaman kadınlığın ölçüsü olarak sunuluyor.

Cumhurbaşkanı ve AKP Genel Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yıllar önce söylediği “Anneliği reddeden bir kadın iş dünyasında istediği kadar başarılı olsun eksiktir, yarımdır” sözleri ve Aile Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş’ın “Annelik tartışmaya açılacak bir kavram değildir” açıklaması, bu resmi bakışın en görünür örnekleri arasında.

Peki anne olmayan, olamayan ya da olmayı tercih etmeyen kadınlar bu devlet bakışının neresinde duruyor? Toplum onları nasıl görüyor; devlet politikaları kadın bedeni ve kadın kimliği üzerinde nasıl bir baskı kuruyor?

Boğaziçi Üniversitesi Öğretim Üyesi Çiğdem Dalay, gönüllü çocuksuzluk üzerinden tam da bu soruların peşinden gidiyor.

Dalay’a göre mesele yalnızca çocuk sahibi olma tercihi değil, kadınların özne olarak kabul edilip edilmemesi meselesi: “Muhafazakâr devlet politikaları aracılığıyla kadın bedeni, üreme kapasitesi toplumsal, ekonomik ve siyasi hedefler doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılıyor” diyor. Ekliyor: “Çocuk doğurmamayı seçen kadın düzene karşı duran kadın olarak konumlandırılıyor.”

“Makbul kadın” kimdir? Anne olmak kadınlığın doğal ve zorunlu bir parçası mı, yoksa toplumsal olarak dayatılmış bir rol mü? Çiğdem Dalay ile, gönüllü çocuksuzluktan “kutsal annelik” mitine, kadın bedeninin denetlenmesinden kadınların kendi hikâyelerini anlatma hakkına uzanan bu tartışmayı konuştuk.

Çiğdem Dalay’ı dinliyoruz

“Annelik bir tecih olarak algılanmıyor"

Gönüllü çocuksuzluk kadınlar açısından özellikle Türkiye’de nasıl karşılık buluyor?

Türkiye’de gönüllü çocuksuzluk olgusunun nasıl bir karşılığı olduğundan bahsedebilmek için önce bu topraklarda annelik nasıl algılanıyor ona bakmamız gerek aslında. Konuştuğumuz dilden başlayalım; “Ana gibi yâr olmaz, Bağdat gibi diyar olmaz”, “Ağlarsa anam ağlar, gerisi yalan ağlar”, “Ana başta taç imiş, her derde ilaç imiş” gibi pek çok deyim ve atasözü var dilimizde. Anneliğin biricikliğini ve kutsallığını vurguluyor bu sözlerin hepsi.

Anne olmayan kadınları anlatmak için de kullanılan pek çok deyim ve atasözü var. Çocuğu olmayan kadınları anlatmak için “çorak toprak” denir mesela, “Çocuksuz kadın meyvesi olmayan ağaca benzer”, “Oğlanı kızı olmayan avrattan, eski hasır yeğdir.” gibi atasözlerimiz, deyimlerimiz var. Anne olmayan kadın eksik, yarım ve verimsiz bir birey olarak tanımlanıyor.

Her ataerkil toplumda olduğu gibi kadınlık ve annelik özdeş toplumumuzda çünkü. 1980’lerden itibaren feministlerin tüm karşı çıkışlarına rağmen toplumda bu algının pekiştiğini görüyoruz. Annelik kadınlığın doğal ve olmazsa olmaz bir parçası olarak düşünülüyor. Bir tercih olarak algılanmıyor.

Dolayısıyla makbul kadın anne olan kadın. Anne olmayan kadın makbul olmayan kadın. Herhangi bir biyolojik ya da psikolojik nedeni olmadığı halde çocuk doğurmamayı seçmiş bir kadın yani gönüllü çocuksuz bir kadın ise iki kere makbul değil diyebiliriz.

"Çocuk doğurmamayı tercih eden kadın düzene karşı çıkıyor gibi algılanıyor"

Neden anne olmuş kadınlara soru sorulmazken, anne olmayan kadınlar sürekli sorgulanıyor?”

Annelik bir tercih olarak algılanmadığı için zaten anne olmamayı seçmiş bir kadının herhangi bir biyolojik ya da psikolojik nedeni olmadığına da inanılmıyor. Araştırmam için görüştüğüm gönüllü çocuksuz kadınların hepsi bunu özellikle belirtmişti. “İstemedim” bir cevap olarak kabul edilmiyor. Mutlaka bir engeli nedeniyle çocuk sahibi olmadığı düşünülüyor kadınların. Bu nedenler de psikolojik rahatsızlıklar, bencillikleri, mesleki hırsları, doğalarına karşı gelen isyankâr yapıları, insani duygulardan, merhametten yoksun olmaları, sorumluluktan kaçmaları gibi düşünülüyor.

Anne olmuş bir kadına kimse “neden anne oldun” diye sormaz, ama anne olmayan bir kadına hep neden çocuğu olmadığı sorulur ve uzun uzun izah etmesi beklenir. Bu aslına bakarsanız sadece bizim ülkemizde değil, tüm ataerkil toplumlarda ya da toplumsal cinsiyet eşitliğinin yasalar ile güvence altına alındığı ama ataerkil örüntülere sahip toplumlarda da aynı.

Yani kadını özne olarak görmeyen, kadını aile dışında düşünemeyen ve ona annelikten başka hiçbir özellik atfetmeyen geleneksel toplumlarda. Kadının doğurganlığı tarih boyunca ataerkil toplumlarda denetlendi, günümüzde de denetliyor.

Muhafazakâr devlet politikaları aracılığıyla kadın bedeni, üreme kapasitesi toplumsal, ekonomik ve siyasi hedefler doğrultusunda şekillendirilmeye çalışılıyor. Böyle bir durumda da çocuk doğurmamayı seçen kadın düzene karşı duran kadın olarak konumlandırılıyor. Norm dışı olan, istisna olan olarak.

Toplum neden kadınların çocuk sahibi olmama kararını kişisel bir tercih olarak kabul etmekte zorlanıyor?

Bir kere her şeyden önce sürekli sınırları çiğneniyor. Son derece mahrem sayılabilecek konular, özel hayatları hakkında açıklamalar yapmak zorunda bırakılıyorlar. Kendilerini sürekli anlatmak, tercihlerini, nedenlerini anlatmak zorunda kalıyorlar. Bu büyük bir baskı.

Sürekli varoluşlarını açıklamak zorundalar.  Görüştüğüm gönüllü çocuksuz kadınlardan biri, şehirlerarası bir yolculukta yanında oturan kendinden yaşça büyük bir kadının kendisine çocuğu olup olmadığını sorduğunda, “Allah vermedi” dediğini anlatmıştı. Kendisini dindar olarak tanımlamıyordu.  “Sadece sussun istedim, kalbini de kırmak istemedim. Çocuk doğurmak istemedim diye anlatacak mecalim yoktu. Bana acıdı ve sustu.” demişti.

Aslında marjinalize ediliyorlar diyebiliriz. Olmadıkları biri olarak tanımlanıyorlar. Ya bencil ve hırslılar ya da merhamet yoksunular, sorumsuzlar. Kadını kadın yapan tüm meziyetlerden yoksun biri olarak algılanıyorlar.

Bunun neticesinde de elbette dışlanıyor ve eleştiriliyorlar. Görüştüğüm kadınların çoğu ayrımcılığa uğradığını ve ayrımcı tavırların da daha çok “anne olsaydın anlardın” diyen hemcinslerinden geldiğini söylemişti.

Bir de felaket senaryoları ile karşılanıyorlar. “Tek başına öleceksin”, “Evinde düşüp ölsen, kimsenin haberi olmayacak” gibi senaryoları dinlemek zorunda kalıyorlar. Geleceklerinden kaygı duymalarına sebep olacak türden senaryolar bunlar.

Devlet politikaları ve kamusal söylem kadınların bedeni ve annelik algısı üzerinde nasıl bir etki yaratıyor?

Geçen sene bir futbol takımının erkek oyuncuları sahaya “Doğal olan normal doğum” pankartıyla çıkmıştı hatırlarsınız. Sağlık Bakanlığı’nın ülke genelinde yürüttüğü sezaryen oranlarını düşürmek ve vajinal doğumu teşvik etmek için düzenlediği bir kampanyanın parçası olduğu açıklanmıştı.

Sağlık otoritesi olmayan on bir yetişkin erkek bir kadının nasıl doğum yapması gerektiği konusunda kamusal alanda fikir beyan etti, bu hakkı kendinde gördü.

Futbol izleyicisinin ağırlıklı olarak erkek olduğu düşünüldüğünde, bu on bir erkek tribünlerdeki erkeklere verdi bu mesajı. Onlara çok da doğal ve hatta faydalı geldi........

© Bianet