menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Barış 101: Barışa hazırlıksız yakalanmak

54 0
01.09.2026

Geçtiğimiz günlerde Çerçeve Yasa, kamuoyunda büyük bir duygusal gerilimle karşılık buldu. Bir yandan yaklaşık iki yıldır konuşulan bir süreç vardı; bir yandan da bu sürece dair toplumsal bir hazırbulunuşluğun neredeyse hiç inşa edilmemiş olması.

Yasanın ne olduğu, neyi nasıl etkileyeceği, neleri değiştirebileceği ya da değiştiremeyeceği üzerine farklı görüşlerden çok çeşitli yazılar yayımlandı. Ben ise bütün bu tartışmayı biraz başka bir yerden takip ettim.

Bir yandan, 2024'ten beri gönüllü bir barış çalışması olarak sürdürdüğüm Barış Çemberi ile Türkiye'nin farklı illerinde insanlarla bir araya geliyor; tanışıyor, oyun oynuyor, konuşuyor ve barış hakkında birlikte düşünmenin yollarını arıyordum. Bir yandan da siyaseti yakından takip eden arkadaş gruplarımın ve sanal dünyanın içerisinde bütün bu tartışmaları dinliyor, konuşuyor, bazen susuyor, bazen itiraz ediyordum.

Aynı meseleye iki farklı karşılaşma biçiminin içinden bakıyordum: Bir parkta daha önce hiç görmediğim biriyle oturup oyun oynamak ile aynı ülkenin geleceği hakkında kaygılanan insanlarla ekranlar aracılığıyla siyaset konuşmak.

Bu iki deneyim, benim için aynı anda oluşan bir barış çalışmaları hafızasının parçalarıydı. Bir tarafta büyük siyasal gelişmelerin yarattığı kaygı ve tartışmalar, diğer tarafta ise insanların birbirleriyle kurduğu küçük karşılaşmalar vardı. Benim için giderek daha belirgin hâle gelen soru şuydu: Bir toplum barışa nasıl hazırlanır?

Türkiye'de barış çalışmaları açısından uzun zamandır ağır bir dönemden geçiyoruz. Son on yılda insanların barış talebinin bastırılmasının yanında, barış için çalışan insanların cezalandırılmasına, susturulmasına ve kamusal hayattan çekilmeye zorlanmasına da tanıklık ettik. Bunun yalnızca korkutucu ya da sindirici bir etkisi olmadı. Bir alanın hafızası da bundan zarar gördü.

Üniversitede barış çalışmalarına ya da en azından bu alana dair bir karşılaşma imkânı sunan dersleri aldım. Sonra o dersleri veren hocaların birer birer üniversitelerden ayrıldığına şahitlik ettim. Kendim gençlerle çalışmaya devam ettikçe de karşılaşma ve öğrenme hayatından eksilen bu barış farkındalığının insanların zihinsel dünyasını nasıl etkilediğini daha yakından görmeye başladım.

Barış çalışmaları hakkında her geçen yıl biraz daha fazla şey öğrenirken, aynı zamanda bu alanın Türkiye'de ne kadar yalnız bırakıldığını da fark ettim. Osman Kavala'nın bir mektubunda, barış için çalışabileceği dokuz yıldan mahrum bırakıldığını anlatmasını okurken bu eksikliği derinden hissettim. Çünkü barış çalışmaları yalnızca üzerine iyi dileklerde bulunulabilecek bir mesele değil; kendi literatürü, yöntemleri, tartışmaları ve deneyimi olan bir çalışma alanı. Üstelik akademik bir alan olmanın yanında politik, toplumsal, pratik ve duygusal boyutları var.

Belki de bu nedenle, barış çalışmalarının ve bizzat “barış” kelimesinin uzun süre itibarsızlaştırıldığı bir dönemin ardından siyasilerin ağzından yeniden barış çağrılarını duymaya başladığımız son iki yılda yaşanan tartışmalar birçoğumuza ağır geldi. Çünkü mesele sadece bazı yurttaşların kendilerini temsil edilmemiş hissetmesi değildi. Başka bir şey daha vardı: Barışa hazırlıksız yakalanmak. Daha da tuhafı, barış isteyen insanların birbirini yok sayma ihtimali, onarıcı karşılaşma alanlarından mahrum kalmaları.

“Barış iletişimi neden yapılmadı?” sorusu bu nedenle önemli geliyor bana. Çünkü barış iletişimi dünden bugüne bir anda kurulmaz; birikim ister. İnsanların neden sürece dahil edilmediğini, neden kendilerine sorulmadığını, neden rızalarının aranmadığını sormaları anlaşılır.

Yapısal bir değişim hedefleniyorsa, o değişimi taşıması beklenen insanlarla daha kapsayıcı bir siyasal iletişim kurulmasını beklemek de çok şey istemek sayılmaz. Ama bir yandan da şunu düşünüyorum: Siyasetin yukarıdan aşağıya kurulmasına itiraz ediyor ve “aşağıdan yukarıya bir siyaset istiyoruz” diyorsak, aşağıda nasıl bir iletişim kurduğumuza da bakmamız gerekmiyor mu?

Birbirimizle nasıl konuşuyoruz? Ne kadar dinliyoruz? Ne kadar merak ediyoruz? Bizim gibi düşünmeyen bir insanla ne kadar yakınlaşabiliyoruz? Birbirimizi gerçekten görüyor muyuz? Yoksa “halk”, “taban”, “yurttaş”, “biz” ve “herkes” dediğimiz kelimelerin içine kendi bildiğimiz insanları yerleştirip geri kalanları görünmez mi kılıyoruz?

Bu soruların cevabını yalnızca metinlerde aramıyorum. Bir süredir........

© Bianet