Kent kimin? İspanya'da kiracıların isyanı ve Friedrich Engels'in güncelliği
Friedrich Engels’in “Konut Sorunu” adlı eserinden 150 yılı aşkın bir süre sonra İspanya, yeni bir toplumsal mücadelenin sahnesine dönüşüyor. Artan kiralara ve kiracıların devlet zoruyla evlerinden atılmalarına karşı verilen mücadele, eski bir soruyu yeniden ve bütün yakıcılığıyla gündeme getiriyor: Konut bir insan hakkı mıdır, yoksa sermayenin değerlendirildiği bir meta mı?
Konut sorunu nasıl sokaklara taştı?
87 yaşındaki bir kadın sedyeyle evinden çıkarılıyor. Yüzlerce insan binanın önünde protesto gösterisi yaparken polis zorla tahliye kararını uyguluyor. Bunlar, İspanya’daki toplumsal atmosferi birkaç gün içinde değiştiren görüntüler. Maricarmen Abascal, 1956 yılından beri Madrid’deki aynı evde yaşıyordu. Bu ev, tam yetmiş yıldır onun yuvasıydı. Ancak bina 2018 yılında Urbagestión adlı gayrimenkul şirketi tarafından satın alındıktan sonra yaşamı giderek daha büyük bir baskı altına girdi. Yaklaşık 500 avro olan kirası sonunda 1.650 avroya çıkarılmak istendi. Oysa aylık emekli maaşı yalnızca 1.350 avro civarındaydı. Maricarmen, 23 Eylül 2026 tarihinde polis gücüyle evinden çıkarıldı. Destekçileri, yoğun direnişlerine rağmen tahliyeyi engelleyemedi. Ancak hikâye evinin kapısında sona ermedi.
Birkaç gün sonra Madrid’de, yüz binlerce insan sokaklara döküldü. Puerta del Sol Meydanı’nda bir protesto kampı kuruldu; başka kentlerde de eylemler başladı. Toplumsal baskı karşısında gayrimenkul şirketi sonunda geri adım attı: Maricarmen’in, emekli maaşının en fazla yüzde 30’unu kira olarak ödemesi koşuluyla evine dönmesine izin verilecekti.
Ancak Maricarmen, 7 Ekim’de hastanede hayatını kaybetti. Resmî açıklamalara göre ölümüyle tahliyesi arasında tıbben kanıtlanmış bir nedensellik ilişkisi yoktu. Aktivistler ise haklı olarak ölümünü tahliyenin yarattığı ağır baskı ve stresle ilişkilendirdiler. Bir ömür boyu büyüdüğü, yaşadığı saksıdan zorla koparılan bir çiçeğin, meçhul bir ortamda sorunsuzca yaşayabileceğini iddia etmek, kapitalizmin gaddar ruhuna ait bir özellik. Bir emekli kadın ile bir gayrimenkul şirketi arasında başlayan bireysel anlaşmazlık, böylece toplumsal bir mücadeleye dönüşmüştü. Tek bir zorla tahliyenin nasıl böylesine büyük bir hareketi tetikleyebildiğini anlamak isteyenlerin, 150 yılı aşkın bir süre önce kaleme alınmış bir esere, Friedrich Engels’in “Konut Sorunu” adlı çalışmasına bakmaları gerekir.(1)
Engels temel sorunu daha 1872 yılında görmüştü
Engels, 1872-1873 yıllarında bu eserini kaleme aldığında Avrupa kapitalizmi hızlı bir sanayileşme döneminden geçiyordu. İşçiler kentlere akın ediyor, eski işçi mahalleleri yıkılıyor, arsa fiyatları yükseliyor ve emekçi nüfus, gelirinin giderek daha büyük bir bölümünü barınmaya ayırmak zorunda kalıyordu. Engels, bu gelişmeyi esas olarak düzgün işleyen bir ekonomik sistemin rastlantısal bir aksaklığı olarak değerlendirmiyordu.
Konut sıkıntısını açıkça şöyle tanımlıyordu:
“Burjuva toplum biçiminin zorunlu bir ürünü.”(1)
Onun çözümlemesinin özü burada yatmaktadır. Engels’e göre konut sıkıntısı, yalnızca bazı ev sahiplerinin aşırı açgözlü olmasından ya da siyasetçilerin yeterince konut yaptırmamasından kaynaklanmaz. Bu sorun, toplumun büyük çoğunluğunun geçinebilmek için emek gücünü satmak zorunda olduğu; toprağın, binaların ve üretim araçlarının ise özel mülkiyet ve sermayenin değerlenme çıkarlarına tabi bulunduğu toplumsal ilişkilerle bağlantılıdır. 150 yılı aşkın bir süre sonra aynı çelişki yeni bir biçimde karşımıza çıkıyor.
Geleneksel ev sahiplerinin yerini kısmen uluslararası gayrimenkul fonları, bankalar ve yatırım şirketleri aldı. Konutlar yatırım ürünlerine, kira gelirleri düzenli getiri kaynaklarına, bütün mahalleler ise finansal spekülasyon nesnelerine dönüştü. Oysa içinde yaşayan insanlar açısından konut sıradan bir tüketim malı değildir. Günlük yaşamın, sağlığın, toplumsal ilişkilerin ve kişisel güvenliğin temel koşuludur. Mülk sahibi açısından ise aynı konut, öncelikle bir servet unsuru olabilir. Maricarmen örneğinde bu karşıt çıkarlar doğrudan çatıştı.
Konut sorunu bir sınıf sorunudur
Engels, üretim sürecinde emek gücünün sömürülmesi ile ev sahibi ve kiracı arasındaki ekonomik ilişkiyi birbirinden özenle ayırıyordu. Bu iki ilişki aynı şey değildir. Artı-değer kapitalist üretim sürecinde ortaya çıkar. Kira ise toprak rantı ve yatırılmış sermayenin getirisi gibi farklı ekonomik unsurlar içerebilir. Ancak her iki ilişki de mülkiyetin ve ekonomik tasarruf gücünün eşitsiz dağıldığı bir toplumsal düzenin parçalarıdır. Emekçi sınıflar geçimlerini sağlayabilmek için önce emek güçlerini satmak zorundadır. Ardından elde ettikleri gelirin önemli bir bölümünü barınmak için harcarlar. Kiralar ücretlerden ve emekli maaşlarından daha hızlı arttığında, emekçilerin maddi bağımlılığı daha da ağırlaşır. İşte bu nedenle konut krizi yalnızca arz ve talep meselesi değildir. Aynı zamanda bir bölüşüm ve mülkiyet sorunudur.
İspanya’daki kiracı mücadeleleri, bu sınıfsal sorunun artık yalnızca geleneksel sanayi proletaryasıyla sınırlı olmadığını da gösteriyor. Emekliler, güvencesiz çalışanlar, öğrenciler, işsizler ve hatta orta gelirli haneler giderek daha büyük bir baskı altında kalıyor. Maricarmen istisnai bir örnek değildi. Onun yaşadıkları, pek çok insanın karşı karşıya olduğu gerçeği görünür kıldı: Kendi evinde yaşamaya devam edebilmek, giderek artan fiyatları ödeyebilme gücüne bağlı hâle geliyor.
Engels, bu çelişkinin arkasındaki ekonomik mantığı son derece keskin bir biçimde açıklıyordu. Ona göre rekabet, ev sahibini “ev mülkiyetinden acımasızca mümkün olan en yüksek kiraları elde etmeye” yöneltiyordu.(1)........
