menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Kürdün kamusal ağıtı

56 0
12.09.2026

Ölüm, insan tekinin bu dünyadaki en çıplak, en tenha yalnızlığıdır. Can bedenden çekilip gittiğinde, geride kalanların göğsüne ağır bir taş gibi oturur.

Ancak o bireysel sızı, kamusal alana taşındığı andan itibaren kişisel bir keder olmaktan çıkar; toplumsal bir kimliğe, politik bir duruşa dönüşür. Yas tutulan bir keder değil, kim olduğumuzu, kiminle saf tuttuğumuzu ve hangi hakikatin arkasında durduğumuzu ele veren kurucu bir unsurdur. İnsan tek başınayken ağlar; fakat topluca yas tuttuğunda bir "halk" olur.

Şehir meydanlarında günler boyu kurulan taziye çadırlarını yalnızca ölülerin ardından yakılan bir ağıt olarak okumak eksik kalır. Çünkü bazı ölümler, bir insanın hayatının sona ermesinden çok daha fazlasını ifade eder. Bir halkın hafızasında açılmış ortak ve sızlayan bir yarayı görünür kılar.

O meydanda toplanan insanlar, yalnızca kaybettiklerini anmakla kalmazlar; kim olduklarını, neler yaşadıklarını, neleri unutmadıklarını ve hangi geçmişle birlikte yaşamaya devam ettiklerini yeniden hatırlarlar.

Sosyolojinin kurucu zihinlerinden Emile Durkheim cenazelerin ve taziye ritüellerinin topluluğu ayakta tutan en temel harç olduğunu söyler. (Durkheim, 1912/2005). Ölümün yarattığı o derin boşluk ve toplumsal sarsıntı, ancak insanların bir araya gelerek acıyı ortak bir ritme dönüştürmesiyle tamir edilebilir. Durkheim’a göre yas, bireyin kendi keyfine bırakılmış hissi bir tepki değil, topluluğun varlığını sürdürebilmek için icra ettiği kutsal bir ödevdir.

Birbirine sarılarak ağlayan insanlar, sarsılan kolektif bilinci ve toplumsal bağı yeniden inşa ederler. Ancak bu inşa sadece bugüne ait olmayabilir, geçmişin dip dalgalarını da bünyesinde taşır.

Durkheim’ın izinden giden Maurice Halbwachs, hafızanın bireysel zihnin dar odalarına hapsedilemeyeceğini........

© Bianet