Kalabilme Özgürlüğü: Hareketten Aidiyete
Eva von Redecker, Bleibefreiheit (=Kalabilme Özgürlüğü, 2023) adlı kitabında modern özgürlük anlayışının uzun süre hareket etmekle, engelleri aşmakla ve istediği yere gidebilmekle özdeşleştirildiğini söyler. Özgür insan, önünde sınır olmayan, bulunduğu yere mahkûm edilmeyen, dilediğinde çekip gidebilen insan olarak düşünülmüştür. Bir yerde kalmak ise çoğu zaman özgürlük değil, geri kalmışlık, bağımlılık ya da tutsaklık gibi algılanmıştır.
Bu özgürlük anlayışı, kapitalizmin sosyalizme karşı yürüttüğü tarihsel ve ideolojik mücadelede çok güçlü bir silaha dönüştü. Kapitalizm kendisini dolaşımın, tüketimin, seyahatin ve bireysel seçimin dünyası olarak sunarken; sosyalist ülkeleri kendi halklarını sınırların arkasında tutan, gitmelerine izin vermeyen, onları adeta rehin alan düzenler olarak gösterdi. Özellikle Doğu Avrupa ve Sovyetler Birliği deneyiminde seyahat edememek, istediği yere gidememek ve dış dünyaya kapalı kalmak, özgürlük yoksunluğunun en görünür işaretlerinden biri hâline geldi.
Bu eleştirinin güçlü bir haklılık payı vardı. İnsanların ülkelerinden çıkmalarını engellemek, yollarını kapatmak, onları istemedikleri yerde tutmak elbette bir özgürlük ihlalidir. Bir insanın gidebilme hakkı olmadan kalmaya zorlanması, özgürlük değil, tutsaklıktır. Bu nedenle von Redecker’in “kalabilme özgürlüğü” düşüncesi, seyahat özgürlüğünü ya da hareket edebilme hakkını inkâr etmez. Tam tersine, insan ancak gidebileceği hâlde kalabiliyorsa gerçekten kalmayı seçmiş olur.
Fakat sosyalist sistemlerin yıkılmasının ardından, daha önce sınırların gerisinde tutulmuş milyonlarca insan büyük bir hareketlilik yaşadı. Sovyetler Birliği’nden, Bulgaristan’dan, Doğu Almanya’dan ve eski Varşova Paktı ülkelerinden insanlar başka ülkelere gittiler, gezdiler, çalıştılar, yeni hayatlar kurmaya çalıştılar. Uzun süre mahrum bırakıldıkları hareket özgürlüğünün tadına varmak istediler. Ancak zaman içinde başka bir gerçekle de karşılaştılar: Sınırların açılması, herkesin aynı biçimde hareket edebileceği anlamına gelmiyordu. Gidebilmek yalnızca pasaporta ve hukuki izne değil, paraya, sınıfsal konuma, mesleğe ve güvenceye de bağlıydı.
Böylece kapitalizmin özgürlük vaadinin sınırı görünür hâle geldi. İnsanlara, “Artık istediğiniz yere gidebilirsiniz,” denildi; fakat nereye, ne kadar süreyle, hangi koşullarda ve hangi güvenceyle gidebileceklerini yine sahip oldukları ekonomik imkânlar belirledi. Parası olan için seyahat özgürlüğü dünyanın açılması anlamına gelirken, parası olmayan için hareket çoğu zaman iş aramak, daha ucuz yaşamak, ailesini geride bırakmak ya da geçinebilmek için yerinden olmak anlamına geldi. Birinin turizm dediği hareket, bir başkasının zorunlu göçü olabiliyordu.
Modern özgürlük düşüncesinin temel çelişkisi burada ortaya çıkar. Özgürlük yalnızca önümüzdeki engellerin kaldırılması değildir. Isaiah Berlin’in tarif ettiği anlamda negatif özgürlük, insanın başkaları tarafından engellenmeden hareket edebilmesini anlatır: Önümde duvar olmasın, devlet beni tutmasın, birileri benim gitmeme mani olmasın. Fakat insanın gerçekten istediği hayatı sürdürebilmesi için bu yeterli değildir. Pozitif özgürlük, insanın kendi hayatını kurabilmesi, kendi varlığının ve geleceğinin öznesi olabilmesi anlamına gelir. Gidebilmek önemlidir; ama insanın yalnızca kaçmak, kurtulmak ya da hayatta kalmak için gitmediği bir yaşam da gerekir.
Afrika’da da benzer bir Büyük Göç’ var. Afrika antilopları ve zebraların yiyecek bulmak için uzun göçleri… Von Redecker’in “kalabilme özgürlüğü” kavramı tam da bu noktada belirir. Özgürlük, yalnızca bir yerden ayrılabilmek değildir; insanın yaşamaya değer bulduğu yerde kalabilmesi, orada geleceğe sahip olabilmesi, yaşam alanının elinden alınmayacağından emin olabilmesidir. Bir insanın bulunduğu yer savaşla, yoksullukla, baskıyla, iklim kriziyle, kimlik inkârıyla ya da siyasal şiddetle yaşanamaz hâle getiriliyorsa, ona “gidebilirsin” demek özgürlük sunmak değildir. Bu, ona yalnızca kaçış yolu göstermektir.
Göçmen kuşlar, von Redecker’in düşüncesinde bu nedenle güçlü bir imge hâline gelir. Kuşlar mevsim değiştiğinde, soğuk başladığında, yiyecek bulamayacakları yerlerden ayrılır ve yaşamlarını sürdürebilecekleri bölgelere giderler. Onların hareketi bir özgürlük görüntüsü taşır; gökyüzünde sınır tanımadan ilerlerler. Fakat bu hareketin ardında aynı zamanda yaşama koşullarını koruma zorunluluğu vardır. Canlı, yaşayamayacağı yerde kalamaz. Gitmesi, bazen seçiminin değil, hayatta kalmasının koşuludur.
Bugün milyonlarca insanın göç hâlinde olduğu bir dünyada da aynı soru karşımıza çıkar: Bir insan ülkesini, evini, dilini, anılarını, mezarlarını, çocukluğunu ve topluluğunu geride bırakmak zorunda kaldığında, gerçekten özgürce mi hareket etmektedir? Savaş yüzünden, iklim felaketi yüzünden, açlık yüzünden, politik baskı yüzünden, kimliğini yaşayamadığı için ya da eşit bir yurttaş olarak kabul edilmediği için yola çıkan bir insanın hareketi, yalnızca özgürlüğün ifadesi olarak görülemez. Bazen hareket, kalabilme hakkının kaybedilmesinin en açık kanıtıdır.
Türkiye’de Kürtlerin, Alevilerin ve farklı biçimlerde ötekileştirilen insanların mücadelesi de bu açıdan yeniden düşünülebilir. Onların talebi yalnızca baskı görmemek ya da bir gün başka bir ülkeye gidebilme hakkına sahip olmak değildir. Asıl talep, kendi oldukları hâlleriyle burada kalabilmektir. Kürt, Kürtlüğünden vazgeçmeden; Alevi, Aleviliğini gizlemek zorunda kalmadan; farklı düşünen insan, sessizleşmeye zorlanmadan bu ülkenin eşit yurttaşı olarak yaşayabilmelidir.
Çünkü bir insanı özgür kılan şey, yalnızca önüne bir çıkış........
