HOMO VİATORLUKLA FLANÖRLÜK ARASINDA KALMAK VE YÜRÜMEK
Homo viatorlukla flanörlük arasında kalıp birini seçmek gerektiğinde de yürüyordum
Gün ışımaya başlar başlamaz yeşil papağan sokak lambasının üstünde bir mola veriyor, kanatlarıyla havayı yararak üzerine pike yapmayı hedeflemiş martıyı görene dek. Papağana ayrılan süre kısıtlı zira martı evi bellemiş lambayı. İstediğinde gelip konar, dinlenir, canı istediğinde de uçar gider. Martı uzaklaştığında sokağın sessizliği, sabahın serinliği, dünyanın durmuş gibi göründüğü o anlar beni yürüyüşe çağırıyor. Daha çok ilkbahar ve sonbahar mevsimlerinin sabah ve akşamlarında almanca bir terim wanderlust’tan - dolaşma, gezme, keşfetme konusunda duyulan güçlü bir istek- yola çıkıyor, sadece Türkçemde dillendirebileceğim ‘’gönülden niyetlendiğimi’’ gerçekleştirmenin dinginliği ve ferahlığıyla eve dönüyorum.
Yürümek yeniden başlama, köke dönme eylemidir. Yürüyorum, yürümeyi seviyorum; kendimi bulmak ve yol boyunca ayaklarım, bacaklarım sayesinde yanıtlar keşfetmek için. Yürümek, bilinmeyene giden bir yol çünkü öğretisi adım adım ortaya çıkıyor. Yürürken kendim oluyorum; kendimle birlikteyim bazen sadece gölgem bana eşlik ediyor, önüme düşüyor. Yaratmaya benziyor çünkü yolda seçeceğim yön ve karşılaşma önerileri sıralanıyor art arda. Yürürken zihin sisim dağılıyor, eylemim özünde heyecan ve neşe barındırıyor. Düşünce kapıları açılıyor; kaçmaya çalışmıyorlar düşünceler, aksine, özgürce dans ediyorlar. Friedrich Nietzsche’ye katılıyorum; şehir sakini olmak yerine doğa gezgini olmayı tercih eden Nietzsche insanın mümkün olduğunca az oturması gerektiğine inanıyordu. İnanmadığı, açık havada ve hareket hâlinde olmadan ortaya çıkmayan, kasların da neşeyle katılmayacağı hiçbir düşüncenin var olamayacağı fikriydi. “Tüm büyük düşünceler yürürken ortaya çıkar.” — diyor, her gün, özellikle dağlarda, kilometrelerce yürüyordu. Dört duvar arasında hapsolmuş fikirlere güvenmiyordu. Teninde güneşi hissederken fikirleri nefes alabilirdi. Issız dağlara tırmanırken veya deniz kenarında gezinirken, yolların bile düşündüğünü sezdi. Sekiz saatlik tek başına çıktığı doğa yürüyüşlerinde kitabını zihninin sayfalarındaki satırlara harf harf geçirdi.
Fiziksel, zihinsel ve duygusal yorgunluğum içimi düğüm düğüm düğümlediğinde, adımlarımın ritmi onları çözüyor ve hayal etmeye başlıyorum. Fikirler, yaratımlar, düşler, iyilik hâli, büyüyen yeni bir merak görünmeyen yol arkadaşlarım. Tek başımaymışım gibi yürüyorum ama bir yandan da yalnız olmadığımı biliyorum. Doğada kuş cıvıltıları ve rüzgârın sesi adımlarımın yankısı, şehirde ise sayısız uyaran var. Saate hiç bakmıyorum; zamanı durdurmak istediğimden mi nedir zamana ait hiçbir ölçümün beni ilgilendirmediği bir vakitteyim. Bazen düz bir yol takip ediyorum bazen sağdaki sokağa bazen soldakine geçiyorum geri döndüğüm de oluyor aynı yoldan. Hiç seçim yapmadığım da oluyor; prefrontal korteksimde ayaklarımın karar vermesine sorgusuz sualsiz izin çıkıyor. Wajdi Mouawad'ın dediği gibi: "Ok, hedefini yoldayken icat eder. Yani, kişinin kimliği ve kaderiyle karşılaşmak için yürüyüşe çıkması gerekir." Yürüyüş keyiften fazlasını sunuyor bana: belki bir karşılaşma belki de bir varış........
