menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

Gazi Yaşargil’in adını taşıyan hastaneye bu manzara yakışıyor mu?

15 0
19.10.2026

“Bir hastanenin gerçek büyüklüğü, binasının ihtişamıyla değil; hastasına verdiği güvenle, sunduğu hizmetin niteliğiyle ve insan hayatına gösterdiği özenle ölçülür.”

Bazı isimler vardır ki insana daha kapıdan içeri girmeden güven verir. Bazı isimler vardır ki bilimle, başarıyla, insanlığa hizmetle özdeşleşmiştir. Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi de adını, dünya çapında tanınan, beyin cerrahisi alanında önemli çalışmalara imza atmış Prof. Dr. Gazi Yaşargil ’den almaktadır.

Böylesine değerli bir ismi taşıyan, bölgenin önemli sağlık kuruluşlarından biri olan bu hastaneden beklenti de doğal olarak büyüktür. İnsanlar buraya yalnızca tedavi olmak için değil, aynı zamanda güven bulmak, şifa umuduna tutunmak ve kendilerini emin ellere teslim etmek için gelirler.

Geçtiğimiz günlerde rahatsızlandım. Hastaneye yakın olduğum için Diyarbakır Gazi Yaşargil Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nin acil servisine başvurdum. Yeşil alanda, ilk değerlendirmede tansiyonumun çok yüksek, nabzımın hızlı olduğu tespit edildi. Ayrıca göğüs ağrımda vardı. Görevlilerin yönlendirmesiyle sarı alana geçtim.

Karşılaştığım manzara beni endişelendirdi. Çok sayıda hasta vardı. Herkes elindeki kâğıtla sırasını bekliyordu. Durumumu görevliye anlattım. Aldığım cevap, sıramı beklemem gerektiği yönündeydi. Çünkü herkes ağır hastaydı ve herkes sırasını beklemeliydi.

Yaklaşık 15 dakika sonra sıra bana geldi. Şikâyetlerimi anlattıktan sonra kan tahlili, EKG ve röntgen işlemlerinin yapılması istendi. Ancak asıl sıkıntı bundan sonra başladı. Her işlem için ayrı bir sıra beklemek gerekiyordu. Kan alma bölümünde önümde çok sayıda hasta vardı ve kan alma işlemini yalnızca bir personel yürütüyordu. Her hastadan ortalama üç tüp kan alındığını gördüm; benim elimde ise beş tüp kan vardı. EKG bölümünde de yalnızca bir personel görev yapıyordu. Üstelik iki ayrı EKG cihazıyla ilgilenmek zorundaydı. Bir cihazın yanından diğerine koşuyor, aynı anda iki noktaya yetişmeye çalışıyordu. Röntgen bölümünde de benzer bir yoğunluk ve bekleyiş söz konusuydu.

Bütün bunları yaşarken aklımdan şu düşünce geçti: Tansiyonum çok yüksek, nabzım hızlı ve göğsüm ağrıyordu. Böyle bir durumda, gerekli tetkikleri yaptırabilmek için bir bölümden diğerine geçip uzun sıralar beklemek ne kadar doğruydu? Üstelik burada yalnızca benim değil, aynı koşullarda hizmet almaya çalışan çok sayıda hastanın ve bütün bu yoğunluğu tek başına göğüslemeye çalışan sağlık çalışanlarının da mağduriyeti söz konusuydu. Ortada hem hastaların sağlığını hem de sağlık çalışanlarının çalışma koşullarını doğrudan ilgilendiren ciddi bir hizmet sorunu vardı.

Bir süre sonra mevcut koşullarda daha fazla bekleyemeyeceğimi düşündüm. İstenen işlemleri tamamlayamadan ayrılma noktasına geldim. Oradaki kan alma hemşiresinden bir dilaltı hapı aldım ve oradan ayrıldım.

Acil servisin kapısı önündeki bir bankta oturmuş, aldığım ilacın etkisini göstermesini ve tansiyonumun düşmesini bekliyordum. O sırada acil serviste görev yapan bir doktor yanıma gelerek tetkiklerimi neden tamamlamadığımı sordu. Yaşadığım sıkıntıları ve içinde bulunduğum koşullarda işlemlerimi sürdürmekte neden zorlandığımı kendisine anlattım. Doktor, personel yetersizliği nedeniyle bu tür sorunların yaşandığını mahcubiyetle ifade etti. Onun ısrarı üzerine EKG çektirdim. Tansiyonumun düştüğünü tespit ettikten sonra hastaneden ayrıldım. Ancak oradan ayrılırken aklımda yalnızca kendi yaşadığım sıkıntılar yoktu. Bir yanda sağlık hizmeti almak için bekleyen, endişe içindeki hastalar; diğer yanda bütün bu yoğunluk içinde görevlerini yerine getirmeye çalışan,........

© Amida Haber