Üniversitenin Görünmeyen Sınıfları: Bilim Üretenler ve Unvan Tüketenler
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Üniversitenin Görünmeyen Sınıfları: Bilim Üretenler ve Unvan Tüketenler
Üniversiteler, bir toplumun entelektüel sermayesini üreten, bilimin ve özgür düşüncenin merkezi olması gereken en kutsal kurumlardır. Ancak bugün fildişi kulelerin ardına kafamızı uzattığımızda, parıltılı cübbelerin altında derin bir yapısal kriz görüyoruz. Bu krizin temelinde ise akademik üretkenlikten ziyade, kurumsal ekosisteme kök salmış üç farklı akademisyen profili yatıyor: Çalışanlar, oturanlar ve sömürenler.
Üniversitelerdeki akademik kadrolarda çalışan, oturan ve sömüren profillerinin aynı maaşı alması, yükseköğretim sisteminin en köklü adalet sorunlarından biridir. Mevcut tek tip maaş rejimi, emeği ödüllendirmek yerine eylemsizliği koruyan ve suistimalleri besleyen bir yapıya dönüşmüştür. Sistem, üreteni ödüllendirmediği için zamanla çalışan akademisyenlerin de motivasyonunu kaybetmesine ve “oturanlar” safına geçmesine neden olur.
İlki ve en kıymetlisi, üniversitenin gerçek yükünü sırtlayanlar; yani çalışanlar. Onlar, mesai kavramı gözetmeksizin laboratuvarlarda dirsek çürüten, gecesini gündüzüne katıp makale yazan, dünya literatürünü takip eden ve ülkesine bilimsel bir katma değer sağlamaya çalışan azınlıktır. Çoğu zaman ne idari bir güçleri vardır ne de seslerini duyurabilirler. Tek dertleri bilim üretmek ve nitelikli öğrenci yetiştirmektir ve “Bu ülkeye, bu bilime nasıl bir tuğla daha koyabilirim?” diye dertlenirler. Ne yazık ki sistemin tüm yükü, hiçbir ödül almadan sadece idealizmiyle hareket eden bu grubun omuzlarındadır.
Reklamı sevmezler, lobbisi (kulisi) yoktur bu insanların. En büyük ödülleri, uluslararası saygın bir dergide yayınlanan makaleleri veya mezun ettikleri öğrencilerin başarısıdır. Akademi, asgari ücret mantığıyla değil, vicdanıyla çalışan bu sessiz gücün omuzlarında yükselir.
İkinci grup ise akademinin konfor alanına sığınmış oturanlar. Profesörlük ya da doçentlik unvanını aldıktan sonra, adeta “unvan emeklisi” moduna geçen bu kesim için akademi, garantili bir maaş ve prestijli bir kartvizitten ibarettir. Yıllar önce hazırladıkları sararmış ders notlarını her dönem ısıtıp öğrencinin önüne koyarlar. Ne yeni bir araştırma yaparlar ne de bilime katkı sunarlar. Suya sabuna dokunmadan, odalarında kahvelerini yudumlayarak emeklilik günlerinin gelmesini beklerler. Zararları kendinedir gibi görünse de dinamik olması gereken bir yapıyı hantallaştırdıkları için akademinin gizli frenleridir. Genç ve dinamik akademisyenlerin kadro almasının önünde görünmez birer bariyer oluştururlar.
Ve nihayet, sistemin en tehlikeli ve en karanlık profili: Sömürenler. Bu grup, akademik unvanı ve idari gücü birer feodal silah olarak kullanır. Altındaki araştırma görevlilerinin, asistanların veya yüksek lisans öğrencilerinin gecelerce uğraşıp yazdığı makalelerin üzerine, tek bir kelime bile katkı sunmadan “birinci isim” olarak çökerler. Emeği başkası verir, fonu başkası bulur, alkışı ve unvanı sömüren kapar. Genellikle siyasete, idari koltuklara ve güce yakın olan bu profil, akademide liyakatin canına okuyan en büyük kanser hücresidir. Kendilerinden daha zeki, daha üretken gençlerin önünü kesmekte üzerlerine yoktur; çünkü bilirler ki liyakat gelirse, sömürü düzenleri yıkılacaktır.
Akademideki en büyük toksikliğin kaynağıdırlar. Üniversiteye sadece ders saatlerinde uğrayıp, kalan zamanı odalarında kahve içerek veya kişisel işleriyle ilgilenerek geçirirler. İşe gelmeyerek, üniversite üst kadrolardaki yöneticileri manipüle ederek ve yetkilerini yöneterek haklarında soruşturma açılmasını engelleyen bu grup, kendilerinden daha zeki ve........
