Mişkâttan Nûra: Nûr 35, Gazzâlî ve Işığın Fizikten Varlığa Yolculuğu
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Mişkâttan Nûra: Nûr 35, Gazzâlî ve Işığın Fizikten Varlığa Yolculuğu
Işık, insanın hem en aşina olduğu hem de fiziğin en derin sorularına açılan olgulardan biridir. Gündelik hayatta onun vasıtasıyla görürüz; fakat fizik açısından ışığın ne olduğunu sorduğumuzda mesele hızla karmaşıklaşır. Işık bir dalga gibi davranabilir, fotonlar hâlinde enerji ve momentum taşıyabilir; kuantum alan kuramında ise elektromanyetik alanın kuantumlanmış uyarımları olarak ele alınır. Böylece gözümüze son derece sıradan görünen ışık, maddenin ve fiziksel gerçekliğin yapısına ilişkin temel soruların merkezine yerleşir.
Fakat burada başka bir soru belirir: Görmek ile bilmek aynı şey midir?
Nûr sûresinin 35. ayeti bu soruyu fiziksel ışığın çok ötesine taşıyan dikkat çekici bir dil kullanır:
“Allah göklerin ve yerin nurudur.”
Ayetin devamında mişkât, misbah, zücâce ve ışık imgeleri iç içe geçer. Gazzâlî’nin Mişkâtü’l-Envâr adlı eseri ise bu ayeti merkeze alan en meşhur müstakil eserlerden biridir. Gazzâlî ise bu ayetten hareketle nur kavramını fiziksel görünürlüğün ötesine taşıyan daha geniş bir düşünce geliştirir.
Bu yazıda Nûr 35’i modern fiziğin bir teorisi gibi okumayacağım; fotonu ‘nur’la özdeşleştirmek de niyetim değil. Önce fiziğin ışık hakkında bize ne söylediğine bakalım. Ardından görünürlük ile bilinirlik arasındaki ilişkinin fizik ve Gazzâlî bağlamında nasıl düşünülebileceğine geçelim.
Belki de Gazzâlî’nin Mişkât’ta açtığı kapı tam burada yeniden ilginç hâle gelir.
Işığın Fizikteki Garip Hikâyesi
Işığın ne olduğu sorusu, fiziğin en eski ve en inatçı sorularından biridir. Geometrik optikte ışık, doğrular boyunca ilerleyen ışınlar gibi ele alınabilir; yansıma ve kırılma gibi olaylar bu çerçevede başarıyla açıklanır. Fakat girişim ve kırınım gibi olaylar, ışığın dalga niteliğini açık biçimde ortaya koymuş ve ışığın doğasına ilişkin tartışmayı daha derin bir düzleme taşımıştır.
19. yüzyılda Maxwell’in elektromanyetizma kuramı büyük bir dönüm noktası oluşturdu. Elektrik ve manyetik alanların birbirine bağlı biçimde uzayda yayılabildiğini gösteren denklemlerden elde edilen dalga hızının, ışığın ölçülen hızıyla örtüşmesi çarpıcı bir sonuçtu: Işık elektromanyetik bir dalgaydı. Böylece gündelik hayatta görmemizi sağlayan ışık, elektrik ve manyetizma ile aynı fiziksel yapının parçası hâline geliyordu.
Ancak hikâye burada bitmedi. 20. yüzyılın başında Planck’ın enerji kuantumu düşüncesi ve Einstein’ın 1905’te ortaya koyduğu ışık kuantumu fikri, ışığın yalnızca sürekli bir dalga olarak ele alınmasının yeterli olmadığını gösterdi. Daha sonra “foton” adı verilen bu kuantumların enerji ve momentum taşıdığı anlaşıldı. Işık bazı deneylerde dalga özellikleri gösterirken, maddeyle etkileşimlerinde kuantumlu bir yapı sergiliyordu. Kuantum alan kuramında ise foton, klasik anlamda küçücük bir ışık taneciğinden ziyade elektromanyetik alanın kuantumlanmış uyarımı olarak ele alınır.
Burada amacımız ayrıntılı bir fizik tarihi vermek değildir. Daha dikkat çekici olan şudur: İnsanlığın en aşina olduğu olgulardan biri olan ışık, yakından incelendikçe alışılmış kavramlarımızı zorlamıştır. “Dalga mı, parçacık mı?” biçimindeki klasik soru bile, doğanın her zaman gündelik tecrübemizin oluşturduğu kategorilere kolayca sığmadığını göstermektedir.
Işık, modern fiziğin gelişiminde yalnızca gördüğümüz bir şey olmaktan çıkmış; fiziksel gerçekliği nasıl anlamamız gerektiğini değiştiren temel kavramlardan biri hâline gelmiştir.
Fiziğin ışık hakkında anlattığı bu hikâye, bizi görünür olmak ile bilinir olmak arasındaki ayrıma götürür.
Görmek ile Bilmek Aynı Şey Değildir
Işık bir nesneyi görünür hâle getirebilir. Fakat bir şeyi görmek, onun ne olduğunu bilmek anlamına gelmez. Gözümüze ulaşan ışık bize renk, biçim, konum ve hareket hakkında bilgi sağlayabilir; ancak gördüğümüz şeyin ne olduğu, nasıl yorumlanması gerektiği ve hangi anlamı taşıdığı artık yalnızca fiziksel ışığın konusu değildir.
Basit bir örnek düşünelim. Gökyüzünde bir ışık noktası görebiliriz. Göz, yalnızca bir ışık noktası algılar. Fakat onun bir yıldız mı, gezegen mi, uydu mu yoksa çok daha uzak bir galaksi mi olduğunu belirlemek için görmek yetmez. Ölçmek, karşılaştırmak, yorumlamak ve teorik bir çerçeve içinde anlamlandırmak gerekir. Işık bize nesneden haber getirir; fakat bilgi, bu haberin idrak edilmesiyle ortaya çıkar.
Fizik açısından da önemli bir ayrım burada belirginleşir. Nesneden gelen fotonların retinaya ulaşması fiziksel bir süreçtir; fakat bu fiziksel etkinin bir nesne, yapı veya gerçeklik hakkında bilgiye dönüşmesi başka bir düzeydir. Dolayısıyla görünür olmak ile bilinir olmak aynı şey değildir.
İşte Gazzâlî’nin Mişkâtü’l-Envâr’daki nur düşüncesi tam bu noktada dikkat çekici hâle gelir; çünkü görünürlükten idrake geçiş için yeni bir kavramsal alan açar.
Burada fiziğin sınırını da doğru çizmek gerekir. Fizik, ışığın üretilmesini, yayılmasını, maddeyle etkileşimini ve algılayıcıya ulaşmasını açıklayabilir. Fakat bir şeyi görünür kılan fiziksel süreç ile o şeyin hakikatini kavradığımızı söylememiz arasında epistemolojik bir mesafe vardır.
Bu ayrım, Nûr 35’in temsilini yalnızca fiziksel ışık düzeyinde değil, görünürlük ile bilinirlik arasındaki ilişki bakımından da düşünmemize imkân verir.
Nûr 35: Mişkât, Misbah ve Zücâce
Nûr sûresinin 35. ayetinde nur, tek başına bir kavram olarak değil; mişkât, misbah ve zücâce üzerinden zengin bir temsil içinde ifade edilir. Ayette mişkât, onun içindeki misbah ve misbahın bulunduğu zücâce art arda zikredilir. Böylece nur; kaynak, taşıyıcı, çevre ve görünürlük arasındaki ilişkileri düşündüren bir anlatım içinde karşımıza çıkar.
Mişkât, duvarda bulunan bir oyuk veya niş; misbah, ışık veren kandil; zücâce ise kandili çevreleyen camdır. Ayetin devamında zücâcenin parlak bir yıldız gibi oluşundan ve kandilin mübarek bir zeytin ağacının yağından yakılmasından söz edilir. Böylece fiziksel olarak aşina olduğumuz ışık, kandil, cam ve yağ gibi unsurlar üzerinden giderek daha geniş bir anlam alanına açılır.
Bir fizikçi açısından bu tasvir doğal olarak ışığın kaynağı, yayılması, ortamla etkileşimi ve görünürlük gibi kavramları hatırlatabilir. Fakat burada önemli bir ayrımı korumak gerekir. Mişkâtı bir optik düzenek, zücâceyi belirli bir mercek veya ayetteki nuru elektromanyetik ışınım olarak tanımlamak, ayetin anlam alanını gereksiz biçimde daraltır. Ayet fiziksel ışığın tecrübe dünyasından hareket eder; fakat nuru fiziksel ışıkla sınırlandırmaz.
Temsilin dikkat çekici yönlerinden biri de budur. Fiziksel ışık sayesinde nesneler görünür hâle gelir. Fakat ayette nur, yalnızca gözle görmenin şartı olarak kalmaz; görünürlükten daha geniş bir anlam alanına doğru açılır. “Nûr üstüne nûr” ifadesi de meselenin yalnızca bir kandilin nasıl ışık verdiğini anlatmaktan ibaret olmadığını gösterir.
Bu nedenle mişkât, misbah ve zücâceyi yalnızca tek tek semboller olarak yorumlamak yerine, birlikte işaret ettikleri ilişkiye bakmak daha verimli olabilir. Bir kaynak vardır; ışığı taşıyan ve görünür kılan unsurlar vardır; bütün bunların içinde anlam kazandığı bir düzen vardır. Böylece görünürlük, tek bir unsurdan çok unsurlar arasındaki ilişki üzerinden belirginleşir.
Tam bu noktada Gazzâlî’nin Mişkâtü’l-Envâr’ı önem kazanır. Çünkü onun nur yorumu, ayetteki görünürlük dilini akıl ve idrak problemine doğru taşır.
Gazzâlî’de Nur: Görme, Akıl ve İdrak
Gazzâlî’nin........
