menu_open Columnists
We use cookies to provide some features and experiences in QOSHE

More information  .  Close

II. Meşrutiyet’ten Bugüne Zihniyetimizde Ne Değişti?

14 0
20.10.2026

Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tarih Tıp Turizm Veteriner Ziraat

Güzel Sanatlar ve Tasarım

İktisadi ve İdari Bilimler

İnsan ve Toplum Bilimleri

Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.

II. Meşrutiyet’ten Bugüne Zihniyetimizde Ne Değişti?

“Bir devlet ancak adaletle, hürriyetle, emniyet ve asayişle bekâ bulabilir.”

“Bir devlet ancak adaletle, hürriyetle, emniyet ve asayişle bekâ bulabilir.”

Osmanlı Devleti’nde ve toplumunda en sert zihniyet değişimi 1808 tarihinde ilan edilen Sened-i İttifak ile başladı. 3 Kasım 1839 Tanzimat Fermanı ilan edildi ancak bu ferman yetmiyormuş gibi 1856’da Islahat Fermanı da ilan edildi.  1876 yılında kabul edilen I. Meşrutiyet’in ilanı ve Kānûn-ı Esâsî ile padişahın yetkilerine devlet yönetiminde ortak olan seçilmiş bir Mecli-i Mebusan’la yoluna devam etmeye başlandı. Ancak bu beraberlik çok kısa sürdü. Padişah anayasadan aldığı yetkiyle Meclis kapattı ve 30 yılı aşkın bir süre meclisli yönetime ara verildi.  1908’de II. Meşrutiyet ilanı ile yeniden Meclis-i Mebusa’nın açılması için yapılan serbest seçimlerle yeniden halkın yönetime katılması sağlandı.  Balkanlar başta olmak üzere Birinci Cihan Savaşı’ndan yenilerek çıkıldı. Bir milletin var ve yok olma arifesinde Millî Mücadele’ye başlayarak Türkiye devleti, Padişahsız ve tam yetkilerle donatılmış meclisle    1921 yılında Teşkilat-ı Esasiye Kanunu ve 29 Ekim 1923’de Cumhuriyet’in ilanıyla bağımsız bir devlet olarak yoluna devam etti.  Bu değişime 2026’dan geriye baktığımızda tam 218 yıl olmuş. Dünyada devletlerinin kuruluş tarihlerine bakarsak bu sürenin ne kadar değerli olduğu anlaşılır.

Resim alıntıları Didar-ı Hürriyet kitabından alınmıştır.

Ülkede Batıcılar, İslamcılar ve Türkçüler gibi üç temel düşünce sahibi aydınlar devleti kurtaracağını ve dağılmasını önleyeceğini   ileri sürüyorlardı. 1908 de 15 parti kuruldu.  Yapılan seçimlerle iş başına gelen “Meclis-i Mebusan” çok büyük meselelerle yüz yüze gelmişti.  Halk doğrudan devlet yönetimine katılma hakkın ilk defa meşruti idareyle kazanmıştı. Halk bundan sonra Osmanlı İmparatorluğu döneminde “padişaha bağlı olan halk, şahsî hükümdarın (padişahın) uyrukları” anlamında resmi ve idari bir ifade olarak kullanılan “tebaa-i şahane”den “vatandaş” olarak ifade edildi. Reaya (sürü)’dan, kulluktan vatandaşlığa ulaşıldı.

Bu zihniyet ve dünya görüşümüzdeki değişimde Osmanlı vatandaşlarının hemen hepsi II. Meşrutiyet’i destekledi ve coşkuyla karşıladı. Padişah, sadrazam mülki ve askeri idare, Şeyhülislam, ulema, medreseler, mektepler, eşraf, Gayri Müslim cemaatler ve halk el birliğiyle katıldı. 25 Temmuz’da tüm gazeteler “Padişahım çok yaşa” sürmanşeti ile yayınlandı.

Tevfik Fikret’in Millet Şarkısı adlı şiirini okuyarak kutlamalar yapıldı.

Çiğnendi yeter, varlığımız cehl ile kahre,Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz.Birlikte bugün bulmalıyız derdine çareCan kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yolEy hak, yaşa, ey sevgili millet, yaşa, varol!

Gel kardeşim, annen sana muhtaç, ona koşmak,Koşmak ona, kurtarmak o bî-bahtı vazifen.Karşında göğüs bağır açık, ölgün yatıyor bak;

Onsuz yaşamaktansa beraber ölüş ehven.

Her an o güzel sineyi hançerliyor eller,İmdâdına koşmazsak eğer mahvı mukarrer.

Zulmün topu var, güllesi var, kabası varsa;Hakkın da bükülmez kolu, gülmez yüzü vardır.Göz yumma güneşten, ne kadar nuru kararsa,Sönmez ebedî; her gecenin gündüzü vardır.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;Ey hak yaşa ey sevgili millet yaşa, var ol.

Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?Yok, kalmadı hâşâ sana zillet pederinden;Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi;Silkin şu mezelletli tozu, uçsun üzerinden.

 İnsanlığı pâmâl eden alçaklığı yık, ez;

Billâh yaşamak yerde sürüklenmeye değmez.

Haksızlığın envâını gördük. Bu mu kanun?En gamlı sefaletlere düştük; bu mu devlet?Devletse de kanunsa da artık yeter olsun;Artık yeter olsun bu denî zulm ü cehâlet.

Millet yoludur, hak yoludur tuttuğumuz yol;Ey hak yaşa ey sevgili millet yaşâ, var ol!

(Bazı kelimelerin Türkçeleri cehl: cahillik; kahre: zorla; ehven: daha iyi, ya da daha az kötü; bîbahtı: bahtsız; mukarrer: kararlaştırılmış, kuşkusuz; mezellet: alçaklık, alçalma; pâmâl: ayaklar altına alma; deni: rezil…)

 Bu ilan diğer ülkelerde olduğu gibi kanlı olarak gerçekleşmedi. Bu padişahın büyük başarısıydı diye düşünüldü ve minnet duyuldu.  “Yaşa Padişahımız”, “Yaşa hürriyet” pankartları sokakları ve gazete başlıklarını süsledi.  Padişah Şeyhülislam’ı çağırarak, Kanun-u Esasi’nin ilanı dolayısıyla: “halkın teşekküratından pek ziyade mahzûz (hoşlanmış) oldum. Taraf-ı şahanemden sizi tevkîl (vekil tayin etme) ediyorum ve yemin ediyorum ki teba-ı sâdıkama bahş ettiğim Kanun-u Esasi’yi tamamıyla tatbik ve icra edeceğim. Buna hiç kimse mâni olamayacaktır. Kalpleri müsterih olsun, herkes işleri güçleriyle meşgul olsun” demişti.

1908 inkılabıyla birlikte hemen her kesimde Osmanlıcılık (ittihad-ı anâsır) düşüncesinin ağırlık kazandı. Osmanlı birliği ve cemaatlerin eşitliği anlayışı ve inancı yazılmaya ve konuşulmaya başlandı. II. Meşrutiyet’in ilanı ile Osmanlı toplumu kavmiyetten millete geçtiği ileri sürüldü. Meşrutiyetin İslamiyet’e uygun bir yönetim şekli olduğu inancı çok yaygınlık kazandı. Gayri Müslim cemaatler Tanzimat’tan bu tarafa hemen her istediklerini almışlardı. Hatta Rum kilisesi özerkliğini kaybedeceğini düşünüyordu.

II. Meşrutiyet’in ilanını takip eden ilk iki ayda ülkenin hemen her tarafında 200’ün üstünde gazete tam güven duymasalar da Erzurum’da söylenen bir ifadeyle “Zincirden boşalırcasına” yayın hayatına başladı.   1908-1909 tarihleri arasında yalnız İstanbul’da yayınlanan gazete ve dergi sayısı 353’e ulaşmış, tiyatrolar, kulüpler, kadın cemiyetleri ve darülfünun öğrencileri, Ermeni ve Rum cemaatleri tüm kutlamalara katılmışlardı. 11 Ağustos’ta gazetelerde yer alan bir yazıda Padişah’ın “Bütün efrâd-ı millet Terakki ve İttihat Cemiyeti azasındandır. Ben de reisleriyim. Artık birlikte çalışalım, vatanımızı ihya edelim” ifadesi yayınlanıyordu.

II. meşrutiyetin 1908 de ilanında öne çıkan kavramlar “meşrutiyet”, “inkılâb-ı Osmani”, “hürriyet”, “müsâvât” (eşitlik), “uhuvvet” (kardeşlik),” meşveret”, “adalet”, “devr-i istibdad”, “devr-i sâbık”, “devr-i cedid” gibi kavramlar dillere pelengsek edilmeye başlandı.

Halka Meşrutiyet nasıl anlatılacaktı; bir beyanname yayınlayarak ülkenin her tarafında imam, muhtar ya da okuma yazma bilen birisi beyannameyi okuyarak aydınlatması isteniyordu. Halk sık sık hürriyet daha gelmedi mi, ne zaman gelecek diyenler olduğu gibi gelip geçtiğini söyleyenler de vardı.  Hatta şahıs adı mı diyenler vardı.

Halkın meşrutiyetten beklentisi vardı.  Asla baskıcı döneme dönülmeyecekti.

“Bundan böyle hiçbir kimse öyle keyfi olarak tevkif edilemez, hapis olunamaz. Hiçbir kimseye eziyet, işkence verilemez. Eğer bir kimse âyân/aşikâr bir cürmden/suçtan dolayı derdest edilirse derhal hâkim huzuruna getirilmeli ve o adam niçin tevkif olunduğunu, niçin evinin basıldığını, niçin zabıtaya nakil edildiğini bilmeli, anlamalı. Öyle birtakım iftiralar ile, ücretli hafiyeler ile hükümetin sâdık tebâsının hürriyeti, rahatı, mülkü ve malı gasp edilemez. Matbuat kânun dairesinde serbesttir. Yani öyle sansür memurları matbaaya gelerek yazıları keyfî olarak bozup, çizemezler. Muharrirler kendi vicdanları ile kânun dairesinde yazı yazarlar ve eğer müştekî (şikâyet eden) bulunursa Avrupa’nın bilcümle serbest memleketlerinde olduğu gibi muhâkeme huzurunda taht-ı muhâkemeye alınırlar”. “Bundan sonra herkes aslen mutasarrıf olduğu mal ve mülkten emindir…Bundan sonra her türlü işkence vesair her nevi eziyet katiyyen ve külliyen memnudur/mutlu…Artık padişahın kanununa karşı hareket etmeye kimse cürret/cesaret edemeyecektir.

“Kanun-u Esasi’den bahsetmek adalet ve hürriyeti emin ve asayişi takviye ve temin etmek demektir. Bir devlet ancak adaletle, hürriyetle, emniyet ve asayişle bekâ bulabilir.”

Ancak çok geçmeden “meşrutiyet”, “meşveret”, “hürriyet”, “adalet” ve “eşitlik” gibi kavramlarının içi siyasi, hukuki, ahlaki ve........

© Akademik Akıl