Devleti Kutsamak ile Anarşizm Arasında Doğru Yerde Durmak: Sınırlı, Şeffaf, Hesap Verebilir Devlet
{vendor_count} satıcılarını yönetin
Bu amaçlar hakkında daha fazla bilgi edinin
Köşe Yazıları Diş Hekimliği Eczacılık Edebiyat Eğitim Fen Güzel Sanatlar ve Tasarım Hemşirelik Hukuk İktisadi ve İdari Bilimler İlahiyat İletişim İnsan ve Toplum Bilimleri İşletme Mimarlık Mühendislik Orman Sağlık Bilimleri Siyasal Bilgiler Spor Bilimleri Tıp Veteriner Ziraat
Güzel Sanatlar ve Tasarım
İktisadi ve İdari Bilimler
İnsan ve Toplum Bilimleri
Fikri görünür kılan kalem; kalemi anlamlı kılan istikrardır.
Devleti Kutsamak ile Anarşizm Arasında Doğru Yerde Durmak: Sınırlı, Şeffaf, Hesap Verebilir Devlet
Bu ülke devleti ele geçirme kavgasının hiç bitmediği, her devirde hemen her siyasi görüşün devleti ele geçirmek için ölümüne mücadele verdiği bir ülkedir. Bu ülkede her kesim devleti ele geçirmeye âdeta yeminlidir. Kimi açıktan, siyasi parti kurarak, kamusal alanda yasal yollardan mücadele ederek devleti ele geçirmeye çalışır; kimileri de kamusal alanda kimliğini ve niyetini belli etmeden, örtük, “takiyyeci” yöntemlerle devleti ele geçirmeye çalışır. Her birine sorsanız bu ölümüne devleti ele geçirme çabası neden, derdiniz nedir diye, alacağınız cevap farklılaşacaktır. Bu yazıda Türkiye’de bitip tükenmek bilmeyen devleti ele geçirme kavgasının tarihsel yansımaları, siyasi ve ekonomik nedenleri irdelenmekte, bu kavganın sona erdirilebilmesi için şu basit formül önerilmektedir: devleti kutsamak ile anarşizm arasında doğru yerde durmak: sınırlı, şeffaf, hesap verebilir devlet.
Devlet nedir? Devlet esas itibariyle bir siyasi teşkilatlanma biçimidir. Sınırları belirli bir coğrafya üzerinde yaşayan bir insan topluluğunun (millet) kurduğu, can güvenliği sağlamak ve adalet dağıtmakla görevli, şiddet kullanma tekeline sahip siyasi teşkilattır. Devletin varlık nedeni, kapsamı, gücü ve yetkisinin sınırları konusunda tarih boyunca ileri sürülen görüşler ve ortaya çıkan uygulamalar dikkate alınarak başlıca üç devlet anlayışından söz etmek mümkündür: 1) Ejderha devlet, 2) Anarşizm, 3) Sınırlı devlet.
Ejderha devlet, yetkileri sınırsız, deyim yerindeyse gücü her şeye yeten, “kadir-i mutlak” devlettir (Hobbs, [1651], 2026). Ejderha devletin “astığı astık, kestiği kestik”tir. Kendi doğruları, doğru yaşam tarzı ve resmi bir dini veya ideolojisi vardır; vatandaşlara bunları dayatmakta bir sakınca görmez. Kendince yanlış gördüğü din, mezhep, düşünce veya ideolojileri yasaklar, kendi kalıbına uymayanları hapse atar, kamusal imkânlardan mahrum bırakır. Vatandaşın her alanda hayatına burnunu sokmakta bir sakınca görmeyen ejderha devlet, iktisadi bağlamda piyasaya müdahale eder, fiyatları sabitler, kimin parasını nereye harcayacağına ya da nereye yatırım yapacağına karar verir. Milletin efendisidir, ondan kayıtsız şartsız itaat bekler. Millet itaat etmezse, dayatılan doğrulara uymazsa, çizgi dışına çıkarsa acımasız bir şekilde cezalandırılır.
Anarşizm, bunun aksine, ejderha devletin tam zıddı, devletin yokluğudur; merkezi bir siyasi otoritenin olmaması durumudur. Bireysel iradenin özerkliğini ve bireysel özgürlüğü kısıtlayan her türlü otoriteye karşı çıkan bir siyasi felsefe olarak anarşizm, her türlü otoriteyi, hiyerarşi ve tahakküm biçimini reddeder, ki buna devlet de dâhildir (Arvon, 2014). Anarşist anlayışa göre devlet esasen bütün kötülüklerin kaynağıdır, silah kullanma tekeline sahip organize siyasi güç yalnızca zulüm, baskı ve soygun üretir. “Devletin bastığı yerde ot bitmez” diye düşünen bu anlayışa göre en iyisi organize siyasi gücün hiç olmaması, devletin ortadan kaldırılmasıdır.
Üçüncü alternatif olan sınırlı devlet anlayışı devletin gücü ve yetkilerinin anayasa ve yasalarla sınırlandırılmasını, devletin her şeye karışmamasını, yalnızca üstüne vazife olan, bireylerin ve sivil toplumun gücünü aşan, toplumun ortak menfaatine olan işlerle uğraşmasını, halkına hizmet etmesini öngörür. Bu bağlamda devletin temel işlevleri arasında özellikle üçü çok önemlidir: iç güvenlik, dış güvenlik, adalet. Bu anlayışın savunucusu Klasik liberal iktisat geleneğine öncülük eden düşünürlere göre devlet can güvenliğini sağlamalı, adaleti tesis etmeli, ama piyasaya müdahale etmemeli, fiyatları sabitlememeli, piyasa arz ve talep dinamiklerine göre serbestçe işlemeli, fiyatlar arz ve talep tarafından belirlenmelidir (Smith, [1776], 2025).
Bu satırların yazarına göre birinci görüş ifrat, ikinci görüş tefrit, üçüncü görüş orta yoldur. Her konuda ifrat ve tefritten kaçınmak, aşırılıklardan uzak durmak ve orta yol üzere olmak hem akıl ve mantığın gereği, hem Hz. Peygamberin (as) tavsiyesidir. Her ne sebeple olursa olsun devleti kutsamak, “la-yüs’el” kılmak, sorgulanamaz ve yargılanamaz bir konuma oturtmak da, tam tersine toplumda düzeni ve can güvenliğini sağlayıp adalet dağıtacak bir merkezi otoritenin hiç olmaması durumu da son derece sakıncalı, istenmeyen sonuçlar yaratan, tehlikeli durumlardır.
Türk toplumu görülebildiği kadarıyla tarih boyunca yukarıda sözü edilen üç anlayıştan daima birincisine yakın olmuştur. Devlet bazen dini nedenlerle, bazen siyasi nedenlerle, bazen ideolojik nedenlerle, bazen de kültürel nedenlerle kutsallaştırılmış, baş tacı edilmiş, layüs’el bir konuma oturtulmuştur. Han, Hakan, Kağan, Başbuğ, Padişah, Cumhurbaşkanı, MGK, vb. kısaca devleti temsil eden siyasi otorite her türlü sorgulama, denetleme ve yargılamanın üzerinde görülmüş, milletten bu otoriteye kayıtsız şartsız itaat etmesi beklenmiştir. Devletin millete hizmetinden ziyade, milletin devlete hizmeti öngörülmüş, devlet ve vatan için canımızı feda etmemiz telkin edilmiştir. Bu anlayışa göre devlet millet için değil, millet devlet için vardır.
Ancak, iktisadın evrensel yasasıdır: her şeyin bir bedeli vardır, hiçbir şey bedava değildir (Acar, 2025a). Devleti kutsamanın, aşırı yüceltmenin, her türlü denetimin üstünde görmenin, milleti devlete feda etmenin de bir bedeli vardır. Lawrence Reed’in son derece veciz ifadesiyle, “size istediğiniz her şeyi verebilecek kadar büyük olan bir devlet, istediğinde her şeyinizi de alır” (Reed, 2003 ve 2008). Devleti olması gerektiğinden daha yüksek bir konuma oturtmanın, ona toplumu terbiye etme ve doğrular dayatma yetkisi vermenin, devletin kalıplarına uymayanı cezalandırmayı, uyanları ise kamusal imkânlarla zengin etmeyi teamül haline getirmenin üç büyük tehlike doğurması kaçınılmazdır: 1) Bitmek bilmeyen bir devleti ele geçirme kavgası, 2) Hukukun araçsallaştırılması ve iktidarı tahkim aracı olarak kullanılması, 3) Güç zehirlenmesi, yozlaşma, yolsuzluk.
Osmanlı’nın son döneminden bu güne bir asrı aşkın bir zamandır yaşadığımız sarsıntılar, darbeler, darbe girişimleri ve travmalara bu gözle bakıldığında ortaya çok manidar bir tablo çıkmaktadır. Bu sarsıntıların bir kısmını satır başları halinde hatırlatmakta yarar olabilir:
1908’de II. Meşrutiyet devrimini gerçekleştirmek için Manastır’da dağa çıkan, Bulgar ve Sırp çetelerle işbirliği yaparak 31 Mart ayaklanmasını bastırma bahanesiyle Selanik’ten getirdikleri Hareket Ordusu ile imparatorluğun başkentini istila eden, II.........
